Make your own free website on Tripod.com

Yakub-i Çerhi

Evliyanın büyüklerinden. İnsanların iman, ibadet ve ahlak hususunda doğruyu öğrenip, yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin on yedincisidir. Derin âlim ve kamil bir veli idi.
Kendisi anlatır: “Buhara’nın âlimlerinden ilim tahsil edip icazet aldıktan sonra memleketime dönmek üzere idim. İçimde Behaeddin-i Buhari hazretlerinin yanına gitmek arzusu hasıl oldu. Huzuruna varıp; “Beni hatırdan çıkarmayınız.” diye yalvardım. “Tam gideceğin sırada mı bana geliyorsun?” buyurdu. “Gönlüm iştiyakınızla dolu.” dedim. “Bu arzu ne sebepten geliyor?” dedi. “Büyük bir zatsınız ve herkesin makbulüsünüz.” dedim. Bunun üzerine; “Bu sebep kâfi değil, daha makbul bir şey bulman lazımdır. Halkın beni kabulü şeytanî olabilir.” buyurdu. Bunun üzerine; “Sahih bir hadis-i şerifte; “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onun sevgisini kullarının kalblerine düşürür. İnsanlar onu severler.” buyurulmuştur.” deyince, tebessüm ederek “Biz azizanız” dedi. Bu sözü duyunca kendimden geçer gibi oldum. Çünkü bu görüşmeden bir ay kadar önce, bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana; “Azizan’ın talebesi ol!” demişlerdi. Behaeddin-i Buhari hazretleri; “Biz azizanız.” buyurunca rüyayı hatırladım. Tekrar; “Bana teveccüh ediniz, hatırınızdan çıkarmayınız.” diye yalvardım. “Bir gün Azizan’dan (Ali Ramiteni’den) böyle bir istekte bulunmuşlar. O da, bir şeyin hatırda kalması için bir vasıtaya ihtiyaç olduğunu söylemiş ve hatırlamaya vesile olacak bir şey istemişler.” buyurdu. Bunu söyledikten sonra, bana mübarek takkesini hediye ederek, “Şu takkeyi al, onu her gördüğünde bizi hatırla ve yanında bul.” buyurdu.
Yine kendisi anlatır: “Allahü teâlânın inayetiyle bu fakirde erenler yoluna girmek arzusu doğunca, Behaeddin-i Buhari hazretlerine kavuşmak nasip oldu. Onun kerem ve iltifatları beni saadete garketti. Gördüm ki, mürşidim kâmildir. Çeşitli vakalar ve gaybî işaretlerden sonra, Kur’an-ı kerimi açıp bir ayeti işaret tutmak istedim; “O peygamberler Allah’ın hidayetine eriştirdiği kimselerdir, sen de onların gittiği yoldan yürü...” mealindeki ayet-i kerime çıktı, bağlılığım kat kat arttı.
Tereddüt içinde bulunduğum günlerden idi. İçimde öyle bir fırtına koptu ki, hemen Behaeddin-i Buhari hazretlerinin huzuruna kavuşmak için Kasr-ı Arifan’a gittim. Behaeddin-i Buhari hazretlerinin evlerine yaklaştığım zaman; yola çıkmış, beni beklemekte olduğunu gördüm. Beni yanına oturttu. Namaz kıldıktan sonra sohbete başladı. Buyurdu ki: “İlim iki kısımdır. Biri kalb ilmi; bu ilim, en faydalı olan ilimdir. Bu ilmi nebîler ve resûller öğretir. Diğeri lisan ilmidir. Bu ilim de Allahü teâlânın insanoğluna hüccetidir. Batın ilminden sana bir pay erişmesini ümit ederim.”
Buyurdu ki: “Sadakat ehliyle oturduğunuz zaman, dikkatli olun. Çünkü onlar, kalblere girip himmetinize bakarlar. Biz, kendi kararımızla kimseyi kabul edemeyiz. Böyle memuruz. Bakalım bu gece bize ne işaret buyurulur. Eğer seni kabul ederlerse, biz de kabul ederiz.” buyurdu.
Ömrümde o gece kadar çetin ve zor bir gece geçirmedim. Saadet kapısının yüzüme kapanmasından korktum. Sabah namazını hocamla beraber kıldım. Namazdan sonra; “Sana müjdeler olsun, kabul işareti geldi. Biz insanları az kabul ederiz. Kabul ettiğimiz zaman da geç kabul ederiz. Ta ki gelenlerin nasıl geldiği ve zamanının gelmiş olduğu belli olsun.” buyurdu. Halifesi Alaüddin-i Attar ile sohbet etmemizi emretti. Ben de onun yanına gittim ve vefatına kadar sohbetlerinde kaldım. Onun halifesi olarak insanlara doğru yolu gösterdim.

Din konusu dikkat ister

İslâmiyet, nakle dayanan, selim akıl dinidir. Selim akıl, yanılmayan akıldır. Birinin aklına uygun gelmeyen bir şey, selim akıl sahibi için uygun gelebilir. Akla göre din olsa, insan sayısı kadar din olur. İslâmiyette aklın ermediği şey çoktur. Fakat, selim akla uymayan bir şey yoktur. Ahiret bilgileri ve Allaha ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsaydı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilseydi, Peygamberlere lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri bulabilirdi ve Allah, hâşâ Peygamberleri boş yere göndermiş olurdu. Bunlar bilinemeyeceği için, Allah, her asırda, Peygamber göndermiş ve son olarak da bütün dünyaya, peygamber olarak Muhammed aleyhisselamı göndermiştir. Din yeni inmedi. Dinimizde eksiklik yoktur. Yeni bir şey ilave etmek veya çıkarmak dini bozmak olur. Sanki asırlardır gelen İslam âlimleri yanlış hüküm vermişler gibi, âyetler ve hadisler yeniden yorumlanmaya başlanmıştır. Bu çok kötü bir durumdur. Milliyet Gazetesinden Doğan Heper bile, bu durumu beğenmemiş, “TV’lerdeki din savaşları” isimli yazısında diyor ki:
“Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.”
Bugün bu sözün anlamını daha iyi kavrıyoruz.
Birçok kişi gibi TV’leri yakından izlerim. Beğenelim, beğenmeyelim TV’ler güncel haber, bilgi kaynağımızdır. Ukalalık bilenin hakkıdır.
Temel bilgi eğitimdeyse, güncel bilgi medyada, yani TV ve gazetelerdedir. Hele bizim gibi işi gazetecilik, habercilik olanlar için TV izlemek bir lüks değil, görevdir. En basitinden; kameralar 24 saat, gece gündüz dünyanın her yerinde olayların peşindedir. Onlara takılırsanız siz de dünyadan haberdar olursunuz.
TV’lerde bir gecedeki 5-6 adet tartışma, haber programı, 18-20 uzmanın görüşü eder.
O uzmanların güncel olaylar hakkındaki birbirine zıt veya paralel görüşlerini anında öğrenmek ancak TV’lerin bu programlarını izlemekle mümkündür.
Kur’an’da; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyor.
Din ve İslam konusu da TV’lerin tartışma konularının başında geliyor.
Önceki gün bıçaklanan Prof. Zekeriya Beyaz’ı da, daha İlahiyat Fakültesi Dekanı olmadan o programlarda aykırı fikirleriyle tanıdık.
Bilimsellik şüphe temeline oturur, bilimsel olan akıl yürütmeyle ilgilidir. Din; inanç meselesidir, fazla tartışma kaldırmaz.
Ama TV çıktı, din, İslam, itikat ve ibadet öyle tartışılır hale getirildi ki, bu tartışmaları izleyenler neredeyse dinden, imandan çıkar hale getirildi.
Önüne gelen, uzman veya uzman zannedilen, kendine göre bir içtihat yaratır oldu. Birinin söylediğini öteki tekzip eder oldu.
Yalnız, “Kur’an” diyenler. “Kur’an ve hadis” diyenler. Sahih hadis ve uydurma hadis diyenler. Tarikatlara ve din ulemasına göre birbirine zıt çeşitli tefsir ve yorumları ortaya koyanlar. Konuşmacıların kendi farklı görüş ve yorumları, derken sade vatandaş şaşırdı, kör kuyuya atılmış gibi oldu, etrafını göremez oldu. Bazılarının inancı sarsıldı.
Zaman zaman bu tartışmalarda kavgalar da çıktı.
Konca Kuriş öldürüldü. Prof. Beyaz bıçaklandı.
Bu kadar nazik bir konuyu, inanç konusunu, bilenin bilmeyenin her gün tartıştığı bir sorun haline getirirseniz olacağı budur. (Doğan Heper, Milliyet 10 Ocak 2001)

Duâ ederken

Kur’an-ı kerimde, (Duâ edin, duânızı kabul ederim), hadis-i şerifte ise, (Rabbiniz kerimdir, kendine açılan eli boş çevirmekten hayâ eder) buyuruldu. Fakat duânın kabul edilmesi için bazı şartlar vardır:
1- Duâya, Euzü Besmele, Allahü teâlâya hamdü sena ve Resulüne salâtü selam ile başlamalıdır! Peygamber efendimiz, duâya başlarken, (Sübhane Rabbiyel aliyyil alel vehhab) derdi. Allahü teâlâ, salevat-ı şerifeyi kabul eder. Duânın başı ve sonu kabul olunca, ortası da kabul olur. İki diz üzerine kıbleye karşı oturup, önce, günahları için istigfar okumalı, sadaka vermeli ve duâyı üçten fazla tekrar etmelidir!
2- İmanı doğru olmalıdır! (Bid’at ehlinin duâsı kabul olmaz) buyuruldu.
3- Farzları yapıp haramlardan sakınmalıdır! Bir hadis-i şerifte de, (Haram yiyenin duâsı kabul olmaz) buyuruldu. Hadis-i kudside de, (Kulum bana ancak farzları yapmakla yaklaşır, nafile ibâdetleri de yapınca, onu çok sever, her istediğini verir, imdadına yetişirim.) buyuruluyor. Ebu Süleyman Hattabi hazretleri buyurdu ki: Bu hadis-i kudside bildirilen kişilerin duâsı kabul olur, duâ ettikleri de, muratlarına kavuşur.
Duâ şuurla edilmelidir
4- Uyanık kalble duâ etmelidir! Hadis-i şerifte, (Kabul edileceğine inanarak duâ edin, gafletle edilen duâ kabul olmaz.) buyuruldu.
5- Acele etmeden, kabul olana kadar devam etmeli! Hadis-i şerifte, (Duâ ettim, kabul olmadı diye acele etme! Allah’tan çok iste! Çünkü kerem sahibinden istiyorsun.) buyuruldu.
6- Belâ gelmeden önce duâ etmelidir! Hadis-i şerifte, (Darda duâsının kabul edilmesini istiyen, genişken çok duâ etsin!) buyuruldu.
7- Yalvararak duâ etmelidir! Hadis-i şerifte, (Allah’a yalvararak edilen duâ kabul olur) buyuruldu. (Ebu Yala)
8- Kıymetli vakitleri gözetmelidir! Cuma günü ve gecesi ile öğle ile ikindi arası, ezan ve ikamet arası, Recebin ilk, Şabanın 15. gecesi, Bayram geceleri, Arefe günü, Ramazan gün ve geceleri, iftar zamanı, seher vakti gibi kıymetli zamanları ganimet bilmelidir! Hadis-i şeriflerde, (Gece seher vaktinde ve namazlardan sonra yapılan duâ kabul olur.) ve (Seher vakti Allahü teâlâ buyurur ki: İstigfar eden yok mu, onu magfiret edeyim. İstiyen yok mu, istediğini vereyim, duâsını kabul edeyim.) buyuruldu. Allahü teâlâ iyileri överken, (Seher vaktinde istigfar ederler) buyuruyor. (Zariyat 18) Hz.Yakup, kıymetli vakit olduğu için, çocuklarına (Sizin için yakında [seher vakti] istigfar edeceğim) dedi. (Yusüf 98)
9- Kıymetli halleri gözetmelidir! Aile ve vatandan uzak kalındığı zaman, farz namazlardan sonra, İhlas suresi okunduktan sonra, yağmur yağarken, oruçlu iken, kalbinde incelik hissedince duâ etmelidir! Çünkü kalbdeki incelik, rahmetin giriş kapısının açık olduğuna işarettir. Hastanın duâsı makbuldür! Hadis-i şerifte, (Dertli müminin duâsını ganimet bil!) buyuruldu.
İsm-i a’zamla duâ etmeli
10- İsm-i a’zam ile duâ etmelidir: 1- Hz. Aişe anlatır: Abdest aldım ve iki rekat namaz kılıp, (Allahümme inni edukellah ve edukerrahman ve edukelberrerrahim ve eduke biesmaikelhusna külleha ma âlimetü minha ve ma lem âlem entagfireli ve terhameni) duâsını okudum. Resulullah, gülümseyerek (Bu duânın içinde ism-i a’zam var) buyurdu. 2- Peygamber efendimiz, (Allahümme inni es-elüke bienne lekelhamd la ilahe illa ente ya hannan, ya mennan, ya bediassemavati vel erdı, ya zel-celali vel-ikram) okuyan kişiye, (İsm-i a’zamla yapılan duâ kabul olur ve dileği yerine gelir.) buyurdu. 3- Yine buyurdu ki: (“La ilahe illallahü vallahü ekber, la ilahe illallahü vahdehü la şerike leh, lehül mülkü velehül hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir, la ilahe illallahü ve la havle vela kuvvete illa billah” diye duâ eden, dileğine kavuşur.) 4- Yine buyurdu ki: (İsm-i a’zam, “Ve ilahüküm ilahün vahid, la ilahe illa hüverrahmanürrahim” ile “Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum” ayeti içindedir.) 5- (Ya zelcelali vel-ikram) diyen birine de, (Alla’htan ne istersen iste, kabul olur) buyurdu. 6- (La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin) ile duâ edenin duâsı kabul olur. Kırk defa okumalıdır! 7- Şu duâlarda da ism-i a’zam vardır: (Ve ilahüküm ilahün vahid, la ilahe illa hüverrahmanürrahim), (Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum), (Ya bediassemavati vel erdı) Bu şartlara uyamayan kimse, bunları yapabilen salih birinden duâ istemelidir! Birinin gıyabında yapılan duâ kabul olur.

Ölü, işitir ve yardım eder...

Müslüman ölü de, kafir ölü de işitir. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar, Rableri indinde diridir ve rızklandırılmaktadır.) [Al-i İmran 169]
(Allah yolunda öldürülenler diridir, ama siz anlayamazsınız.) [Bekara 154]
Şehidlerden üstün olan peygamberler de, elbette diridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyhekî]
(Tanıdığının kabrine uğrayıp selam vereni ölü tanır, ona cevap verir.) [İ. Ebiddünya]
(Ölü kabre konurken, onların ayak seslerini işitir.) [Buharî]
(Ölüler yaptığınız iyi işlerinizi görünce sevinir, kötü işlerinize üzülürler.) [İ. Ebiddünya]
Peygamber, şehid ve Müslüman her ölü işittiği gibi, kâfir olan ölü de işitir. Çünkü ruh ölmez. Peygamber efendimiz, Bedir’de bir çukura gömülü olan müşriklerin yanına varıp (Rabbinizin size vâdettiğine kavuştunuz mu?) buyurunca, Hz. Ömer, (Ya Resulallah leşlere mi söylüyorsun?) dedi. Cevaben buyurdu ki:
(Siz beni onlardan daha iyi işitmezsiniz.) [Buharî]
(Sen ölüye işittiremezsin) âyetinde, diri olup, gözü kulağı ve beyni olan kâfirler ölüye benzetiliyor, (Ölü kalblileri [kâfirleri] imana kavuşturamazsın) deniyor. (Ölülere, sağırlara işittiremezsin) buyurulduktan sonra, ancak iman edenlere işittirebileceği bildiriliyor. (Rum 52, 53)
Fatır suresinin (Diri ile ölü [mümin ile kâfir] bir olmaz. Allah dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin [imana kavuşturamazsın]) mealindeki 22. ayet-i kerimesinde de, kâfirler, ölülere benzetilmiştir. (Beydavi)
(Sen ölülere işittiremezsin, ancak ayetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin) buyurulup, kâfirlerin işitmeyeceği, yani hakkı kabul etmeyeceği, ancak müminlerin işitecekleri bildirildi. (Neml 80, 81)
(Kâfirlerin gözleri değil, göğüslerindeki kalbleri kördür) buyurulup, hakkı görmedikleri için kâfirlere kör denildiği bildiriliyor. (Hac 46) Ayrıca 2/18, 5/ 71, 6/ 50, 7/ 64, 10/ 42, 11/24, 13/16, 17/72, 27/ 66, 41/ 17, 43/40 ve daha başka ayet-i kerimelerde, kâfirler ölüye benzetilmiş, onların kör, sağır ve dilsiz oldukları yani hakkı görmedikleri, işitmedikleri, söylemedikleri dolayısıyla hidayete kavuşmadıkları bildirilmektedir. Buradaki işitmek, kabul etmek demektir. (Beydavi)
Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir. (Deylemi)
Hz. Mevlana da, (Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu.
Mektubat-ı Dehlevi’de (Ruhaniyetime teveccüh edin veya Mazhar-ı Canan’ın kabrine gidin! Ondan hasıl olan fayda, bin dirinin faydasından daha çoktur.) buyuruldu.
İbni Kemalpaşazade’nin Hadis-i erbain’deki (Bir işinizde, sıkışıp bunalınca, kabirdekilerden yardım isteyin.) ve Deylemî’nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı.) hadis-i şerifleri de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir. (M. Nasihat)

Harikaların mahiyeti

İnsanların bütün işleri, adet-i ilahiyye içinde meydana gelir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara ikram olmak için, adetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratır. Bunlar enbiyadan meydana gelirse Mucize, evliyadan meydana gelirse Keramet, diğer müminlerden meydana gelirse Firaset, fâsıklardan meydana gelirse İstidraç, kâfirlerden zuhur ederse Sihir denir.
Kur’an-ı kerimde birçok mucize ve keramet bildirilmiştir. Mesela: Hz. Davüd’ün elinde demir, hamur gibi yumuşardı. (Sebe 10), Cinler, kuşlar ve rüzgar Hz. Süleyman’ın emrinde idi. Erimiş bakır sel gibi aktı. (Sebe 12, Neml 17), Dağlar ve kuşlar Hz. Davüd’e boyun eğdi. (Enbiya 79), Hz. İbrahim’i ateş yakmadı. (Enbiya 69), Hz. İbrahim’in kestiği dört kuş dirildi. (Bekara 260), Hz. Yunus’u balık yuttuğu halde, zarar gelmeden kurtuldu. (Saffat 139-145), Hz. Musa’nın asası yılan olup, sihirbazların sihrini bozarak, gösterdikleri şeyleri yuttu (Taha 69, [Kâfirlerin sihir ile harika şeyler yaptığı bu ayetten de anlaşılmaktadır.], Hz. İsa beşikte iken konuştu. Elindeki çamurdan şekle üfleyince, canlı kuş oldu. Körleri iyi etti. Ölüleri diriltti. (Maide 110, A. İmran 49), Hz. Hızır’ın harikası, sepetteki pişmiş ölü balık canlandı. (Kehf 86) [Bazı âlimlere göre Hz. Hızır, nebi değil velîdir. Velî ise, gösterdiği harikalar mucize değil keramettir.], Ay ikiye ayrılınca, kâfirler, Resulullah için (Bize sihir yaptı) dediler. (Kamer 1,2), Resulullah, Mescid-i Aksa’ya ve bilinmeyen yerlere bir anda gidip geldi. Mirac hadisesi. (İsra 1), Vezir, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Hz. Süleyman’a getirdi. (Neml 40) [Hz. Süleyman’ın veziri peygamber olmadığı hâlde, bu kerameti göstermiştir.] Peygamberlerin, elinde meydana gelen mucizelerin yaratıcısı da Allahü teâlâdır. (Hz. İsa, ölüleri diriltirdi.) demekle ona yaratıcılık vasfı verilmiş olmuyor. Yine Allah yaratıyor. Nitekim, Allahü teâlâ, peygamberlerine verdiği mucizeleri bildirdikten sonra (Bunları yapan biziz) buyuruyor. (Enbiya 79)
Cin suresinin son ayetlerinin tefsirinde (Allahü teâlâ bazı gaipleri, gizli sırları peygamberlerine bildirir, onların gaipten haber vermeleri mucizedir.) buyuruluyor. İslâm âlimleri de buyuruyor ki:
Evliyanın kerameti, Peygamberin mucizelerinin devamıdır. (Şevahid-ün-nübüvve)
Evliyayı inkar etmek, dinin bir hükmünü inkar etmek gibi küfürdür. (Hadika)
Kalblerden geçenleri haber vermesi gibi evliyanın, kerameti sayılamayacak kadar çoktur. (İhya)
(Falanca peygamber veya falanca velî, ölmüş tavuğu diriltti.) demekle, o nebi veya velîye yaratıcılık isnat edilmiş olmuyor. Sağ veya ölü bir velînin yardım etmesi de, yine Allahın izni ile oluyor. Şu meşhur menkıbeyi bilen çoktur: Ebu Hasan-ı Harkani hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin) buyurur. Yolda talebelerini, eşkıya yakalar. Onlar, kurtulmaları için Allahü teâlâya duâ ederler; fakat kurtulamazlar. Bir talebe (Ya Ebel Hasan, imdat!) der. O talebeyi eşkıya göremez. Diğerlerinin nesi varsa alırlar. Seferden dönünce hocalarına, (Biz Allahtan yardım istediğimiz halde soyulduk. Ama şu arkadaş, sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?) derler. O da, (Allahü teâlâ günahkârların duâsını kabul etmez. Arkadaşınız, benden yardım isteyince, onun duâsını Allahü teâlâ bana duyurdu. Ben de, (Ya Rabbi bu talebemi kurtar) dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece duâ ettim. Kurtaran Allah idi.) dedi. (Tezkiret-ül-evliya)

Arefe günü

Kıymetli geceye kendinden sonra gelen günün ismi verilir. Fakat Arefe ve Kurban bayramının üç gecesi böyle değildir. Bu dört gece, bugünleri takip eden gecelerdir. Arefe, yalnız Zilhiccenin 9. günüdür. Başka güne Arefe denmez.
Arefe günü sabah namazından, Kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar, erkek-kadın herkesin, cemaatle kılsın, yalnız kılsın, 23 vakit farz namazda selam verir vermez, (Allahümme entesselam...) demeden önce, bir kere, vacip olan teşrik tekbirini söylemeli; yani, (Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) demelidir. Camiden çıktıktan veya konuştuktan sonra, artık okumak gerekmez.
Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Ayrıca geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına da sebep olur. Oruç tutmak her zaman iyidir. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sûr’a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.)
(Oruçlunun uykusu ibadet, susması tesbih, duâsı makbul ve günahı affolmuştur. Ameline de kat kat sevap verilir.)
(Arefe günü tutulan oruç, bin gün [nafile] oruca bedeldir.)
(Aşûre günü orucu bir yıllık, Arefe günü orucu da, iki yıllık [nafile] oruca bedeldir.)
(Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir.)
(Arefe günü [Besmele ile] bin İhlâs okuyanın günahları affedilir ve duâsı kabul olur.)
(Arefe günü tutulan oruç, biri geçmiş, biri de, gelecek yılın günahlarına kefaret olur.)
[Bu oruç, geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına yarar.]
(Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allahın kıymet verdiği bir gündür.)
(Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.)
(Şeytan, Arefe gününden başka bir günde daha zelil, rezil, hakir ve kinli görülmez.)
(Allahü teâlâ, Arefe günü, zerre kadar imanı olanı affeder.)
(Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, reddolmaz. Fıtr ve Kurban bayramının birinci gecesi, Berât ve Arefe gecesi.)
Dua için bugünü fırsat bilmeli! Hadis-i şerifte, (Duânın faziletlisi, Arefe günü yapılanıdır.) buyuruldu. Çok değerli bir gün olduğu için, Arefe gününü ibadetle, Allahı anmakla ve tefekkürle geçirmeye, insanlara iyilik etmeye çalışmalıdır! Peygamber efendimiz, (Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür.) buyurdu. Hürmet etmek, günah işlememekle olur. Hadis-i şerifte, (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) buyuruldu. Kulağına sahip olmak, haram olan şeyleri dinlememek demektir. Eğer biz istemeden kulağımıza gelmişse, bize günah olmaz. Gözüne sahip olmak da, haram olan şeylere bakmamak ve mubah olarak baktığı şeylerden ibret almak demektir. Diline sahip olmak ise, yalan söylememek, gıybet etmemek, kötü söz söylememek, hatta boş şey konuşmamak, kimseyi dili ile incitmemek demektir. Bunlara riayet eden Arefe gününü değerlendirmiş olur. Arefe gecesini de değerlendirmelidir. Hadis-i şerifte, (Arefe gecesi ibadet eden, cehennemden azat olur.) buyuruldu.

 

Zilhiccenin fazileti

Kurban bayramının bulunduğu aya Zilhicce denir. 24 Şubat Cumartesi günü Zilhicce ayının birinci günüdür. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin, iyiliklerin kıymeti çoktur. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Hiçbir ibâdetin kıymeti, Zilhicce ayının ilk on gününde yapılanın kıymeti gibi olamaz.)
(Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.)
(Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.)
(Zilhiccenin ilk 9 gününde oruç tutan, her günü için, helal malından yüz köle azat etmiş veya Allah yolundaki mücahitlere yüz at vermiş veya Kâbe’ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevaba kavuşur.)
(Bu on günün hayrından mahrum olan kimseye yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu [Arefe] günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.)
(Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.)
(Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise, on bin güne eşittir.)
(Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!) [Tesbih: Sübhanallah, Tahmid: Elhamdülillah, Tehlil: Lâ ilâhe illallah, Tekbir: Allahü ekber, demektir.]
Peygamber efendimiz, Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerin, diğer aylarda yapılan amellerden daha kıymetli olduğunu bildirince, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, Allah yolundaki cihattan da mı daha kıymetlidir) diye sual ettiler. Peygamber efendimiz, cevabında, (Evet cihattan da kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehit olan kimsenin cihâdı daha kıymetlidir.) buyurdu. Ebüdderda hazretleri de buyurdu ki: (Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli ve çok duâ ve istiğfar etmelidir! Çünkü Muhammed aleyhisselam, (Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalan kimselere yazıklar olsun!) buyurmuştur.
Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çoluk çocuğu belâlardan muhafaza olur, günahları af olur, iyiliklerine kat kat sevap verilir, ölürken kolay can verir, kabri aydınlanır, Mizan’da sevabı ağır gelir ve cennette yüksek derecelere kavuşur.
Zilhiccenin on günü içinde muhtaçlara yardım eden, Peygamberlere tazim etmiş olur. Bu on gün içinde, bir hasta ziyaret eden, Hak teâlânın dostları olan kulların hâtırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde din ilmi meclisinde bulunan kimse, Peygamberler toplantısında bulunmuş gibi olur. Din ilmini öğrenmek kadın erkek herkese farzdır. Çocuklarına öğretmek, birinci görevdir.
Her hafta saç, sakal ve bıyık tıraş etmek, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek sünnettir. İbni Âbidîn hazretleri, (Zilhicce ayının ilk on günü, bu sünnetleri geciktirmemelidir. Hadis-i şerifte, (Kurban kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını kesmesin ve tırnak kesmesin!) buyurulması, emir değildir. Bunları, kurban kesinceye kadar geciktirmek müstehabdır. Fakat daha fazla geciktirmek ve hele kırk gün uzatmak günah olur) buyurmaktadır. Görülüyor ki, kurban kesecek kimsenin, Zilhicce ayının birinci gününden, kurban kesinceye kadar, saçını, sakalını, bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehabdır. Fakat vacip değildir. Bunları kesmesi günah olmaz ve kurban sevabı azalmaz.

Fıkh-ı ekberden parçalar

İmam-ı azam hazretlerinin Fıkh-ı ekber kitabının bazı bölümleri şöyledir: Tevhidin aslı, Amentü’ye inanmaktır. Kur’anda zikredilen el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O’nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Çünkü bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. [Bozuk fırkalar, bizzat el yüz gibi diyerek insana benzettikleri için bu sıfatları, aynen kabul ederek tevil etmenin caiz olduğunu İmam-ı Gazali hazretleri bildiriyor.]
O’nun sıfatlarının hepsi, mahlukların sıfatlarından başkadır. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahluktur, fakat Allah’ın kelamı mahluk değildir.
Allahü teâlâ, insanları kâfir veya mümin olarak değil, bu ikisinden hali olarak yaratmış, sonra onlara emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir. Kâfir olan; kendi fiili ile hakkı inkâr ederek küfre girmiştir. Mümin de kendi fiili ile tasdik ederek iman sahibi olmuştur.
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamın neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, Onlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan, bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.
Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günah ve çirkin hallerden beridir. Fakat onların sürçme ve hataları vaki olmuştur. Eshab-ı kiramın hepsini ancak hayırla anarız.
İman, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Müminler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine eşittir. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdır. Allahü teâlâ, dilediğini bir lütuf olarak hidayete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür.
Allahü teâlânın, isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazillette eşittir, aralarında farklılık yoktur.
Mirac haberi haktır. Deccal’ın, Yecüc ve Mecuc’ün ortaya çıkması, Güneş’in Batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametlerinin hepsi de haktır.
Mestler üzerine meshetmek varid olan hadise göre caiz olup; mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadis, mütevatire yakın olduğu için inkar edenin küfründen korkulur.
Kişinin nasıl ibadet edeceğini öğrenmesi birçok ilimden daha efdaldir.
Ehl-i kıbleden olanı tekfir etmemek [namaz kılana kâfir dememek] , kimseyi imandan uzaklaştırmamak, marufu [iyilikleri] emredip, münkerden [kötülüklerden] sakındırmak, senin için takdir olunanın mutlaka sana ulaşacağını bilmek, Eshab-ı kiramdan hiçbiri ile alakayı kesmemek, hepsini de sevmek gerekir.
Günahkâr Müslümana kâfir denmez. Küfür hariç, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tövbe etmeden mümin olarak ölen kimsenin durumu Allahın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona cehennemde azap eder, dilerse affeder, hiç azaba uğratmaz.
İmam-ı a’zam hazretleri, âlimlerle otururken biri gelip, (Bir mümin, babasını öldürse, sonra şarap içerek sarhoş olsa ve zina etse imanı gider mi?) dedi. Bunu işiten âlimlerin hepsi bu suâli sorana kızarak, (Bunu sormaya ne lüzum var? Elbette imanı gider, kâfir olur) dediler. İmam-ı a’zam hazretleri, (O kimse, çok büyük günahlar işlemişse de, yine mümindir. Günah işlemekle iman gitmez) buyurdu.

Uydurma hadis olur mu?

Peygamber efendimizin varisleri, vekilleri olan âlimlere olan itimadı sarsmak için, İngilizler asırlardır, İslâm âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olabileceğini telkin etmeye çalışmışlar, bunda da oldukça başarı sağladıkları, birçok genci zehirledikleri anlaşılmaktadır.
Bir müctehid, başka bir müctehide hata ettin demez. Çünkü ictihad ictihadla nakzedilemez.
Dört mezhepte birbirinden farklı hükümler vardır. Fakat hiçbiri, diğerini sapıklıkla, hata etmekle itham etmemiştir. Çünkü hadis-i şerifte (Âlimlerin farklı ictihadları, mezheblere ayrılmaları rahmettir.) buyuruluyor. Müctehid hata etse de sevap alır.
Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafiî’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması farklıdır. Bir müctehidin sahih dediği bir hadise, başka bir müctehid mevdu diyebilir.
Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir hadise mevdu derse, diğer müctehidler buna sahih diyebilir. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için, “Mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur” der. Yani bu sözün hadis olduğu bence anlaşılamamıştır, der. Yoksa, “Bu söz, Peygamber efendimizin sözü değildir” demek istemez. Aynı hadis için başka bir müctehid, sahihtir diyebilir. Sahih olduğunu söyleyen müctehid ötekine, “Peygamber efendimizin bu sözüne nasıl mevdu dersin?” demediği gibi, öteki de, “Bu uydurma söze sen nasıl hadis diyebilirsin?” demez. Diyelim ki, İmam-ı Süyutî ve İmam-ı Zehebî gibi hadis âlimleri, İmam-ı a’zam ve İmam-ı Gazalî hazretlerinin sahih dediği bir hadise mevdu dese, o hadis, ancak bu iki zata göre mevdu sayılır. Hadisi bildiren imamlara göre yine sahihtir. Fakat Acluni, hadis imamlarının bildirdiği hadis-i şeriflere mevdu derse, o hadis mevdu olmaz. Peygamber efendimizin, mucize olarak gelecekten haber veren birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunların çoğu çıktı. (Uydurma hadis çoktur, Kur’an okuyalım) diyenlerin de çıkacağını bildirerek, (Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Benden bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) buyurdu. (Ebu Ya’la)
Herkes Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Hadis-i şeriflerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil olamaz.) buyurdu. [Müj. M. 312]
İmam-ı Gazalî gibi büyük âlimlerin kitaplarında uydurma hadis olduğunu söyleyen Acluni ve M. Şemseddin Sehavi ve Peygamber efendimizin ana-babasına kâfir diyen Aliyyül Kari gibilerin sözlerine aldanarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalı. Hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz.
İslâm âlimleri, hadis uydurmanın ve uydurulmuş hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bildikleri için, kitaplarına uydurma hadis almazlar. Çünkü hadis-i şerifte, (Benden duyduğunuz ayet ve hadisi tebliğ edin! Benî İsrail’den bildirdiklerimi de söyleyin! Yalnız bana bilerek yalan isnat eden cehennemdeki yerine hazırlansın!) buyuruluyor. (Buharî)

Kıyamet alâmetleri ve AIDS

Bazıları, Kıyamet alametlerinden olan Dabbet-ül-arz denilen hayvana AIDS diyerek âyet ve hadisleri tevil ediyorlar. Batınî denilen sapık bir fırka, Kur’an-ı kerimin açık manalarını bırakıp, başka anlam verirler, (Kur’anın zahir ve batın manaları vardır; batın, yani iç manası lâzım. Cevizin kabuğu değil, içi işe yarar) diyerek, dini bozmaya çalışırlar. (Tarikat-ı Muhammediyye) ve (Akaid-i Nesefi) şerhinde böyle kimseler için verilen fetvada, (Kur’an-ı kerimin ayetlerine, kelimelerin açık, meşhur manaları verilir. Bu manaları değiştirerek Batınîlere uyanlar kâfir olur.) deniyor. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, iman etmemiş veya imanında hayır kazanmamış olana, [o günkü] imanı fayda vermez.) [Enam 158]
Hadisi şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Şu üç şey ortaya çıkınca, iman etmemiş veya imanından hayır kazanmamış olana, imanı fayda vermez: Güneşin batıdan doğması, Deccal ve Dabbet-ül-arz.) [Tirmizî]
(Güneş batıdan doğmadıkça, kıyamet kopmaz. O zaman herkes iman ederse de fayda vermez.) [Buharî, Müslim]
Dabbet-ül-arzın, konuşan bir hayvan olduğu Kur’an-ı kerimde de bildirilmektedir: (Kıyamet yaklaştığı zaman, yerden çıkardığımız bir hayvan, onlara, insanların âyetlerimize kesin bir iman etmemiş olduklarını söyler.) [Neml 82, Tefsir-i Kurtubi]
Bu hayvanın konuşması aklen de caizdir. Çünkü Allahü teâlâ hayvanı konuşturmaya kadirdir. (Sevab-ül kelam fi akaid-il islâm)
Dabbet-ül-arz hakkında birçok hadis-i şerif vardır. (Feraid-ül fevaid), (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi), (Megaribüz zaman) ve (El kavlül muhtasar fi alamatil Mehdil muntazar) isimli kitaplardaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Dabbet-ül-arzın deve ayağı gibi dört ayağı ve kuş gibi kanatları vardır. Başı öküz başına, kulağı fil kulağına, kuyruğu ise, koç kuyruğuna benzer.)
(Dabbet-ül-arz, asa-i Musa ile mümine dokunur, alnına “Cennetlik” yazılır, yüzü nurlanır. Kâfire, mühr-ü Süleymanı vurur, “Cehennemlik” yazılır, yüzü simsiyah olur.)
(Herkes bu hayvandan korkarak kaçar, kimi namaza durur. Hayvan ona, “Ey kişi şimdi mi namaz kılıyorsun” der, yüzünü damgalar. Böylece mümin, kâfirden ayırt edilerek tanınır.)
(Mehdi evlenir, bir oğlu olur. Bu son doğan çocuk olur, ondan sonra kısırlık yayılır, doğum olmaz. Böylece halk tükenir.)
İmam-ı a’zam hazretleri, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması, Güneş’in batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi, Deccal’in ve diğer kıyamet alâmetlerinin hepsi aynen hadisi şerifle bildirildiği gibi, [tevilsiz olarak] zamanı gelince gerçekleşecek buyurmaktadır.
(Güneş batıdan doğunca tövbe kapısı kapanır) hadisi şerifini, İslamiyet batıdan yayılacak diye tevil edince, tövbe kapısı nasıl kapanmış olur ki? Bunu cahiller değil de, evliya bir zat ilham ile söylemişse, İmam-ı Rabbani hazretlerinin buyurduğu gibi, ilhamı delil olamaz. Kendisi ilhamından dolayı mesul olmazsa da, ona inananlar mesul olurlar.

Allahın kaybı olmaz!

Bir ibadet eksik veya yanlış yapılsa, Allahın bir zararı, bir kaybı olmaz, aksine tam doğru yapılsa bir kârı olmaz. Bunun için Allahın emrine uyularak yapılan bir ibadet, eksik veya yanlış olsa da, Allahü teâlâ onu tam olarak kabul eder. Emre uyulmadan eksiksiz yapılsa da o ibadet kabul olmaz. Birkaç örnek verelim:
1- Kıbleyi bilmeyen kimse, araştırır, zannına göre karar verdiği yöne doğru kılar. Sonradan yanlış olduğunu anlasa bile namazını iade etmez. Kıbleyi bilmeyen kimse, bilene sormadan veya araştırmadan kıble yönüne doğru namaz kılarsa, kıbleye rastlamış olsa bile namazı kabul olmaz. Demek ki, işin esası, dinin emrine uymaktır.
2- Sabahın iki rekat farzını kılarken (İki mi, bir mi kıldım) diye şüphe eden, bir rekat daha kılsa ve kıldığı üç rekat olsa, namazı sahih olur. Fakat kasten üç rekat kılsa namazı sahih olmaz. Bir kimse de iki kıldım zannıyla bir rekat kılsa, kıldığı namaz sahih olur. Cenab-ı Hak, "Niçin yanlış sandın" demez.
3- Şaban ayının 29 çektiği hesap ile kesin olarak bilinse, gerçekten de 29 olarak çekse, Ramazanın girişini tespit için hilal gözetlense, hilal doğduğu hâlde, hava bulutlu olduğu için görülemese, Şaban 30 gün olarak kabul edilir. Yine bunun gibi, Ramazan ayının 29 çektiği hesap ile kesin olarak bilinse, gerçekte de 29 çekse, hava bulutlu olduğu için Ramazanın 29'unda hilal görülmese, Ramazanı 30'a tamamlamak dinimizin emridir. Hadis-i şerifte, (Hilâli görünce, oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın) buyuruldu.
4- Zekât verilebileceğini soruşturup anlayarak, zekâtını verdikten sonra, bunun zengin olduğu anlaşılsa, zararı olmaz. Yani kabul olur. Zekât verilecek olan kimse, fakirler gibi ise yahut fakir olduğunu söyleyip, zekât istemiş ise, bu kimsenin zekât almaya hakkı olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Buna zekât verince, araştırarak vermiş sayılır.
5- Dinimiz, "helal olduğu kesin bilinenleri yiyin" demiyor, "Haram olduğu bilinmeyenleri yiyin" der. Bilmediğimiz için yediğimiz haram olsa da günah olmaz. Zehir yemek haram olduğu halde, Resulullah efendimiz, bilmediği için Yahudinin zehirli yemeğini yedi, başka bir Yahudinin tereyağlı yemeğini araştırmadan yedi. Bu yağ domuz yağı mı, koyun yağı mı, ekmeğin hamuru şarap ile mi yoğruldu diye sormadı. Temiz mi diye sormadan müşrik kadının su kabından abdest aldı. Eshab-ı kiram da, gayri müslimlerin verdiği suyu içerdi. Halbuki pis, necis olan şeyleri yemek haramdır. Kâfirler ise ekseriya pis olur. Elleri, kapları şaraplı olur. Hayvanı Besmelesiz keserler. Eshab-ı kiram, bunlara rağmen, necis olduğunu kesin bilmedikleri için, vesvese etmez, et, peynir gibi gıdaları alıp yerlerdi.
6- Yaş ayakla necis yerde yürünse, yer kuru ise ayaklar necis olmaz. Elbisenin bir yerine necaset bulaşsa, burayı bulamayıp, zannettiği yeri yıkayan, necaseti temizlemiş kabul edilir. Hatta namazdan sonra necasetli yer meydana çıksa, bir kavle göre kıldığı namazı iade etmesi gerekmez.
Abdest aldıktan sonra, iç çamaşırında yaşlık görüp, idrar mı, su mu diye şüphe eden, abdestten önce çamaşırına su serpmeli, sonra orada bir yaşlık gördüğü zaman "Bu benim serptiğim su" demelidir. Hatta o yaşlık idrar bile olsa, idrar olduğu kesin olarak bilinmediği için yıkamak gerekmez.
7- Cünübün yıkanması farz iken, su yoksa veya su varken kullanılması zararlı ise teyemmüm edilir.

Sabah uykusu ve rızık

Erken kalkanın nasibi gür olur derler. Sabit ücretli de, erken kalksa, nasibi gür olur. Ücretin kendisi değil, bereketi artar. Bereket, az bir şeyden çok faydalanmaktır. Az bir yemek, çok kişiye yetmişse, bereketli olmuş demektir. Çok kazandığı halde, maaşını yetiremeyen, bereketsizliği sebebiyle borçlanır. Sabah erken kalkmak, hayra, berekete sebep olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ya Rabbi, işine erken gidenin çalışmasını bereketli kıl.), (Sabah namazını kıldıktan sonra uyumayın, rızkınızı aramaya çalışın!), (Hak teâlâ rızıkları, fecr ile güneşin doğacağı vakitler arasında verir.), (Sabah uykusu rızka manidir.)
Rızıkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevî rızıkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir!
Zaruret olmadan, ikindiden sonra ve sabah namazından işrak vaktine kadar uyumayı âdet haline getirmemeli, ayrıca akşamdan yatsı namazına kadar da uyumamalıdır! Çok uyumak zararlıdır. Çok yiyip içen, istemese de çok uyur. Az yiyip içmek ve az uyumak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Çok uyumak, insanı ahirette fakir eder.), (Çok yiyip içeni ve çok uyuyanı Allahü teâlâ sevmez.), (Çok uyumak, tembelliktir ve inançta zayıflıktır.), (Yemekten hemen sonra uyuyanın kalbi katılaşır.), (Rızık için çalışmaya erken gidenin işi bereketli olur ve başarı kazanır.) (Sabah uykusu, acizlik, tembellik, gevşeklik ve unutkanlık meydana getirir.), (Sabah namazından sonra, güneş doğana kadar uyumayın!), (Sabah uyumayı adet haline getiren, yan ve bel ağrılarına müptela olur.), (Kaylûle uykusu faydalıdır. Akşam üstü uyumak ahmaklıktır.), (Gündüzün başında uyumak aklı azaltır, ortasında uyumak [kaylûle] enbiya ve evliyanın güzel huylarındandır. Gündüzün sonunda uyumak tembelliktir.)
Hikmet ehli, (Uykuya düşkün olan muradına eremez) buyurmuştur. Genel olarak çok uyumak, çok yiyip içmekten ileri gelir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, çok yiyip içene ve çok uyuyana buğzeder.) buyuruldu. Helal rızka kavuşmak isteyen sebeplerine yapışmalıdır! Para kazanmak, malı arttırır. Fakat, rızkı arttırmaz. Rızık, mukadderdir. Yani ezelde ayrılmıştır. Rızık, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Fakat Allah emrettiği için çalışmak gerekir. Çünkü Allahü teâlânın işleri, sebepler altında tecelli eder. Adet-i İlahiye böyledir. Fakat bazen, sebebe yapışıldığı hâlde, iş hasıl olmayabilir. Yahut, sebepsiz de, hasıl olabilir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Rızkının bol olmasını isteyen, sıla-i rahm etsin!), (Sadaka vermeye devam edenin rızkı artar!), (İstigfara devam eden, ummadığı yerden rızıklanır.), (Namaz kılmak rızkın bereketine sebep olur.), (Hanımı ile [iyi geçinip] şakalaşanın, rızkı artar.)
Bazı şeyler fakirliğe yol açar, rızkın güçlükle gelmesine sebep olur. Mesela tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Günah işlemek, rızıktan mahrum olmaya sebep olur.), (Yalan söylemek rızkı azaltır.), (Zina fakirliğe yol açar.), (Rızka kavuşan çok hamd etsin!) Hamdetmek, şükretmek demektir. Şükredilince nimet eksilmez, artar. Allahü teâlâ, Hz. Musa'ya, (Kendine verdiğim nimeti, benden bilip kendinden bilmeyen, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmeyen ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) buyurdu.

Seyyid Sâlih

Osmanlılar zamanında Anadolu'da yetişen evliyânın en büyüklerinden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve âhirette saadete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen büyük âlim ve evliyâların 32.sidir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin 11. torunu ve Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin kardeşidir. 1865'te Nehrî'de vefât etti.
Seyyid Sâlih, küçük yaşta Kur'an-ı kerim okumayı öğrendi. Kısa zamanda Kur'an-ı kerimi ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi zâhirî ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimlerinde marifet sahibi olmak için, ağabeyi Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin sohbetiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Evliyalıkta çok yükseldi. Hocasından icazet alınca, talebe yetiştirmeye başladı.
Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını terk ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibâdetle ihya eder, uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife uyardı. Çok merhametli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların cehenneme gitmemeleri için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayr-i müslimlere de iyilik yapardı. Herkes tarafından sevilirdi.
Mübarek alınlarında nur parlardı. Onu gören, Allahü teâlânın sevgili bir kulu olduğunu hemen anlar, hürmette kusur etmemeye çalışırdı. Bir gece, hırsızın biri onun evini soymaya karar verdi. O gece Ay çıkmamıştı, zifiri karanlıktı. Hırsız, bahçe duvarından içeri atladı. Fakat o anda bahçenin birdenbire gündüz gibi aydınlandığını gördü. Hayret etti. Görürler korkusuyla hemen dışarı çıktı. Ortalık yine karanlık oldu. "Bu defa aydınlık olmaz." düşüncesiyle tekrar bahçeye girdi. Ortalık bir anda yine aydınlandı. Yine çıktı, tekrar girdi. Nihayet evin penceresine baktığında, Seyyid Sâlih hazretlerini gördü. Hırsıza; "Buyurun, ne isterseniz vereyim." buyurdu. Hırsız onun güneş gibi parlayan mübarek yüzünü görüp, tatlı sözünü işitince hayran kaldı. Bahçeye girince meydana gelen aydınlığın onun nûru olduğunu anlayıp, yaptığına pişman oldu. Huzuruna varıp tövbe etti. Talebelerinden oldu.
Seyyid Tâhâ hazretlerinin oğlu Ubeydullah; babasının yerine geçen amcası Seyyid Sâlih hazretlerine talebe olmayıp, diğer halifesi Seyyid Fehîm hazretlerine tâbi olmak istedi. Fehîm Arvâsî ise ona; "Muhterem babanız, yerine Seyyid Sâlihi tâyin ettiler. Bu sebeple siz de, biz de onun sohbetine gidip, ona tâbi olmamız lâzımdır." buyurdu. Buna rağmen Ubeydullah, buna itiraz eyledi. Bunun üzerine Fehîm Arvâsî; "Mübârek hocamızın kabr-i şerîfine gidelim ve soralım. Ne buyururlarsa yapacak mısın?" buyurdu. O da; "Yaparım." dedi. Gittiler. Kabristana girişte ayakkabılarını çıkarıp, kabrin yanına varınca, Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin; "Fehîm! Ubeydullah'ı, kardeşim Sâlih'e götür." buyurduğunu işittiler. Ubeydullah, babasının bu emrine uyarak, süratle amcasının huzuruna koştu. Amcası kendisine sarıldı ve sıktı. O anda Ubeydullah'a o kadar muhabbet geçti ki, Ubeydullah'da meydana gelen bu muhabbet ateşinden, amcası; "Ubeydullahın sarılması ile sanki kemiklerim birbirine geçti." buyurdu.
Hastalanınca, talebelerini toplayarak helâlleşti, vasiyetini bildirdi. "Kabrimi Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabr-i şerîfinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübârek ayakları başımın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra Seyyid Fehîm'e tâbi olun." buyurdu. Vefat edince, vasiyetini aynen yaptılar.

Sünnetleri kılarken niyet

İki gündür, Halebi, Reddülmuhtar, Uyunulbesair... gibi muteber eserlerden naklederek, bir iş yaparken birkaç niyetin önemini bildirdim. Bugün de niyetin nasıl yapılacağını ayrı ayrı bildiriyorum.
Kuşluk vakti abdest alan kimse, hem kuşluk namazına, hem sübha namazına, hem de bir kaza namazına niyet edebilir. Eğer bu namazı camide kılmışsa, tehiyyyetülmescid namazına da niyet edebilir. Yolculuğa da çıkacaksa, tehiyyetülmenzil namazına da niyet edebilir. [Abdest aldıktan sonra, abdeste şükür için kılınan namaza sübha namazı denir. Camiye girince, kerahat vakti değilse kılınan namaza tehiyyyetülmescid namazı denir.]
Kaza namazlarını kılıp bir an önce farz borcundan kurtulmak lazımdır. Fırsat buldukça kaza namazı kılmalıdır. Hesabın kolay olması için, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edilirse ve aşağıda bildirildiği gibi kılınırsa, bir günlük kaza namazı kılınmış olur.
Sabah namazının sünnetine vacib diyen âlimler de olduğu için sabah namazının sünnetine sünnet diye niyet etmelidir.
Öğle namazının ilk dört rekat sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış öğle namazının farzını ve öğlenin ilk sünnetini kılmaya) diye niyet edilir. Aynen farz gibi kılınır. Son iki rekatta zamm-ı sure okunsa da olur, okunmasa da olur. Çünkü dört rekatlı farz namazların son iki rekatinde zamm-ı sure okumakta mahzur yoktur.
Öğle namazının son sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış sabah namazının farzını ve öğlenin son sünnetini kılmaya) diye niyet edilir.
İkindi namazının sünnetini kılarken de, (İlk kazaya kalmış ikindi namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya) diye niyet edilir.
Akşam namazının sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış akşam namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya) diye niyet edilir ve üç rekat kılınır. Üç rekat nafile olmadığı için, böyle niyet uygun olmaz sananlar var. Peygamber efendimiz, akşamın farzından sonra 2, 4, 6 rekat sünnet kılmıştır. Bir kimse de akşamın farzından sonra herhangi bir namaz kılarsa, bu sünneti yerine getirmiş olur.
Yatsı namazının ilk sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış yatsı namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya) diye niyet edilir.
Yatsının son sünnetini kılarken de (İlk kazaya kalmış vitir vacibi kılmaya) diye niyet ederek üç rekat vitir namazı kılınır. Burada da farzdan sonra, bir namaz kılındığı için sünnet yerine gelmiş olur.
Böylece bir günlük kaza namazı kılınmış olur, sünnetler de terkedilmiş olmaz. Bir kişi, böyle kaza kılarken vaktin sünnetine diye niyet etmese de yine sünneti terk etmiş olmaz. Çünkü sünnet, vaktin farzından başka bir namaz kılmak demektir. (N. Fıkhıyye)
Kaza namazı her zaman kılınır. Sadece akşama 45 dakika kala, güneş doğduktan sonra 50 dk geçinceye kadar ve öğleye 20 dk kalınca kaza kılınmaz. Bunun haricinde her zaman kaza kılınır.
Kuşluk, evvabin, teheccüd gibi nafile namazları kılarken de aynı şekilde niyet edilir. Mesela gece kalkan kimse, abdest aldıktan sonra, (İlk kazaya kalan öğle namazının farzını ve teheccüt namazı ve sübha namazı kılmaya) diye niyet edebilir. Yalnız öğle namazını değil, istediği namazın kazasını yapabilir. Kaza kılarken ikamet okumak sünnettir.

Sünnet kılarken kazaya niyet

Allahın beğendiği işlere taat denir. Güzel niyetlerle taatın sevabı artar. Camide oturmak taattır. Caminin Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek giren kimse, Allahü teâlânın evini ziyarete de niyet ederse, sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için, camide itikaf edip ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaba kavuşur. Bunun gibi, bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, camiye saygı için, camideki Müslümanları incitmemek için, temiz olmak, sıhhatli olmak için, İslâmın şerefini korumak için niyet edince, her niyeti için ayrı sevab kazanır. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: (Farz ve vacip olmayan namazlar nafiledir. Mescide, camiye girince, oturmadan önce, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Buna tehıyyetülmescid namazı denir. Camiye girince, farz veya başka namaz kılmak, tehıyyetülmescid namazı yerine geçer. Başka namaz kılarken tehıyyetülmescid için de ayrıca niyet etmek gerekmez. Fakat tehıyyetülmescid sevabına da kavuşabilmek için buna da ayrıca niyet etmeli.) [R. Muhtar s. 710]
Sünnetleri kılarken kazaya da niyet etmeli, böylece hem kaza ödenmiş, hem de sünnet kılınmış olur. (Necat-ül müminin, İslâm Ahlâkı)
Sünnetleri kılarken kaza namazına da niyet etmek gerektiği Trablus Fetva emini Ramiz-ül-mülk'ün, Eşşihab'daki fetvasında da bildirilmektedir. Tatarhaniyye'de, (Sünnet kılarken kaza namazına da niyet etmek daha iyidir) deniyor. (Uyun-ül-besair s.103)
Bir kimse, hangisi ilk ve son sünnet olduğunu bilmeden yıllarca namaz kılsa, fakat, hepsini, farz diye niyet ederek kılsa, kabul olur. Çünkü, sünnetlere, farz diye niyet edilirse, sünnet kabul olur. İlk kıldığı farz, sonra kıldıkları sünnet olur. (Fetava-i kübra)
Yalnız namaza niyet edilerek kılınan sünnet sahih olur. Çünkü, beş vakit namazın sünneti demek, Peygamberimizin kıldığı namaz demektir. Bu namazlara sünnet ismi sonradan verilmiştir. Resulullah, beş vakit namazın sünnetlerini kılarken, (Allah rızası için namaz kılmaya) derdi. (Sünnet) diye niyet etmezdi. Her vakit içinde böyle kılınan her namaz, sünnet ismi verilen namaz olur. (Halebi-yi kebir)
Öğlenin farzına dururken, hem farza, hem de vaktin sünnetine niyet edilmez. Edilirse, iki İmama göre, yalnız farz kılınmış olur. Fakat camiye girince kılınan herhangi bir namaz, tehıyyetülmescid yerine de geçtiği için, farz kılarken tehıyyetülmescid olarak da, ayrıca niyet etmek, bütün imamlara göre de caiz olur. Yalnız farza niyet edince de, iki namaz birlikte kılınmış olur. (İbni Abidin)
Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terk etmiş olmaz. Fakat niyetin sevabına kavuşmak için, kazayı kılarken, sünneti kılmaya da niyet etmelidir. (Eşbah)
Nafile kılmak isteyen, önce namaz kılmayı adamalı; sonra nafile yerine, bu adak namazı kılmalı. Sünnet namazları nezr ettikten sonra kılan, bu sünnetleri kılmış olur. (Dürr-ül-muhtar)
İbni Abidin hazretleri burayı açıklarken, (Nezr edilen namazı kılmak vacip olduğu için, vacip sevabı hasıl olur. Sünnet yerine, nezr olunan namaz kılınınca, sünnet de kılınmış olur) buyuruyor. Sünnetleri önceden nezr edip de, nezr olarak kılmak daha iyi olduğu Halebi'de de yazılıdır. Böylece, hem vacip sevabı kazanır, hem de sünnet kılmış olur. Kulun, kendine vacip ettiği namazı kılması ile, sünnet terk edilmiş olmayınca, Allahü teâlânın farz ettiği kaza namazı kılınınca, sünnet elbette terk edilmiş olmaz.

Sünnet ve kazayı beraber kılmak

Namaz, ancak şu özürlerle kazaya bırakılabilir: Savaşta, düşman karşısında oturarak ve kıbleden başka tarafa dönerek bile namaz kılamazsa, seferde; sel, yırtıcı hayvan, eşkıya, anarşist gibi bir tehlike varsa, namazı oturarak veya hayvan üzerinde ima ile de kılmak mümkün değilse, annenin veya çocuğunun telef olacağı zaman ebenin ve acil ameliyatlarda doktorun müdahalesi esnasında kazaya bırakmak ve uyku, unutmak gibi bir özürle namazı fevt etmek günah olmaz. (Dürr-ül Muhtar)
Bütün fıkıh kitaplarında, faite [kaçırılmış namaz] deniyor. Çünkü, bir Müslüman namazlarını terk etmez. Ancak meşru bir özür ile kaçırabilir ve kaçırılan namaz sayısı az olur. Bugün terkedilmiş namaz sayısı çoktur. Bir özür ile kaçırılmış namaz ile özürsüz, kasten terkedilmiş namazın hükmü aynı değildir. Namazları, bir özürle fevt ederek kazaya bırakmak günah olmadığı için, bunların kazalarını, sünneti ve diğer nafileleri kılacak kadar geciktirmek de günah olmaz.
Fevt olmuş namazların kazalarını kılmak, nafile kılmaktan daha iyi ise de, 5 vakit namazın sünnetlerini ve hadis-i şerifte bildirilen Duha, Tesbih, Tehıyyetülmescid gibi nafile namazları kılmak daha iyidir. (R. Muhtar, Halebi, Hindiyye)
Terkedilmiş namazın hükmü ise şöyledir: Büyük âlim İbni Nüceym'e soruldu ki, kaza namazı olan kimse, sünnetleri kılarken kazaya niyet ederek kılsa, sünnetleri terk etmiş olur mu? Cevabında, (Sünnetleri terk etmiş olmaz. Çünkü sünnetleri kılmaktan maksat, o vakit içinde farzdan başka bir namaz daha kılmaktır. Kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş olur.) [Nevadir-i fıkhiyye]
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kaza namazı olanın, kıldığı nafile namaz kabul olmaz.) [Dürret-ül-fahire], (Herkes nafile ile meşgul iken sen farzları tamamla!) [Miftah-ün-necat], (Farz namaz borcu olanın nafile kılması, doğurmak üzere olan hamileye benzer. Doğumu yaklaşmışken, çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hamile de, ana da denmez. Farz namazlarını ödemeyenin, nafile namazları kabul olmaz.) [Fütuh-ul-gayb] Hanefi mezhebi hadis âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi, (Bu hadis-i şerife göre, farz borcu olanların, sünnetleri de kabul olmaz) buyurdu.
Farz borcu varken sünnet kılmak ahmaklıktır. Kazası olanın sünnet kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki, elbette kabul olmaz. Mümin, bir tüccara benzer, farzlar sermayesi, nafileler ise kazancıdır. Sermaye kurtarılmadan kâr olmaz. (Fütuh-ul-gayb)
Yolculuğa çıkarken iki rekat namaz kıl. Kazan varsa kaza kıl. Çünkü kaza borcu varken, nafile kılmak ahmaklıktır. (Hamza Efendi Bey ve Şira risalesi şerhi)
Farzın yanında nafileler kıymetsizdir. Sünnetlerin farzlar yanındaki kıymeti de, deniz yanında bir damla su gibi bile değildir. (Mektubat-ı Rabbani m. 29, 260)
Dört mezhepte fıkıh mütehassısı olan S. Abdülhakim Arvasi efendi buyurdu ki: (Yıllarca kaza borcu olan kimsenin, sünnetleri kılarken, kazaya niyet ederek kılması dört mezhebde de lazımdır.)
Allahü teâlâ, (Bana farzla yaklaşılır), Resulü de, (Kaza borcu olanın nafilesi kabul olmaz) buyururken, âlimler de, (Kazası olanın, sünnet ve nafile kılması ahmaklıktır), (Sünnetler farzın yanında denizde damla değildir) derken, bir özürle kaçırılan namazla, kasten kılınmayan namazı aynı kefeye koyup, Allahın emri olan farz yerine nafile kıldırmak çok yanlıştır. Ömründe hiç nafile kılmayana, ahirette ceza verilmez. Ama bir farzı terkin cezası çok büyüktür. (Düşman karşısında, bir farz namazı kılmak mümkün iken, terk etmenin cezası, 700 büyük günaha bedeldir) [Cami-ül-fetava]

Allaha yapılan iftira!..

Bazı esnaf dükkanlarında şu ifadelere rastlarsınız: Allahü zülcelalin beşeriyete hitabı: Dost istersen Allah yeter, mürşit istersen Kur'an yeter, delil istersen Muhammed yeter, meşgale istersen ibadet yeter, zenginlik istersen kanaat yeter, şeref istersen İslamiyet yeter, ibret istersen ölüm yeter, düşman istersen nefsin yeter, bunlar da yetmezse, cehennem yeter.
Bu ifadeleri -hâşâ- Allah söyledi deniyor. Allahın sözleri, ya Kur'an-ı kerimde, ya hadis-i kudside olur. Olmadığına göre Allaha bir iftiradır, din istismarıdır, para için yazılmıştır. Burada doğru ve yanlış ifadeler var. Hepsi doğru olsa bile, Allah adına yalan söylenmiş olur. Kendim yazdım dese idi, biraz daha az hata olurdu.
Dost istersen Allah yeter: Bu söz dine aykırı değildir. Kur'an-ı kerimde (Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allahü teâlânın dostluğunu bırakmış olurlar.) buyuruluyor. Buradan mü'minleri dost edinmek de, Allahın dostluğuna zıt değildir.
Mürşit istersen Kur'an yeter: Çok yanlış bir sözdür. Bu sözü daha çok mezhepsizler, tasavvuf düşmanları söylüyor. Tarihte birçok evliya, ulema gelip geçmiştir. Hiçbiri, mürşid edindiğin zatı bırak dememiştir. Her büyük zatın bir hocası olmuştur.
Delil istersen Muhammed yeter: Bu söz de çok yanlıştır. Dinimizde delil, sadece Peygamber efendimizin sözleri değildir. Dinimizde delil dört tanedir: Kur'an-ı kerim, Sünnet-i seniyye, İcma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadır. Bunların birisini inkâr eden sapık olur.
Meşgale istersen ibadet yeter: Bu söz de eksiktir. Buradan sanki hep ibadetle meşgul ol, rızık için çalışma anlamı çıkarılabilir. Çalışmak da ibadettir. Meşgale isteyenin çalışması gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (En güzel rızık, helale, harama dikkat edilerek alın teri ile kazanılandır.), (Çalışıp kazanmak her Müslümana farzdır.), (İbadet on kısımdır, dokuzu çalışıp helal kazanmaktır.), (Cihad, sadece kılıç sallamak değildir. Ana babaya, evlada bakmak, kimseye muhtaç olmamak için çalışmak da cihaddır. Çalışıp kimseye yük olmayan mücahiddir.)
Zenginlik istersen kanaat yeter: Bu söz doğrudur. Kanaat gibi zenginlik olmaz. Çünkü hadis-i şerifte (Zenginlik, mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.) buyurulmuştur.
Şeref istersen İslamiyet yeter: Bu söz de doğrudur. Müslüman olmaktan büyük şeref yoktur. Müslüman için şeref; İslamın güzel ahlâkına sahip olmaktır. Paramızı bu uğurda harcamak şereftir. Hadis-i şerifte, (Şerefinizi, mallarınızla koruyun) buyurulmuştur.
İbret istersen ölüm yeter: Bu söz de güzeldir. Çünkü hadis-i şerifte, (İnsana vaiz, nasihatçi olarak ölüm yeter.) buyuruluyor. Her gün iki melek şöyle der: Ey insanlar, ölmek için doğdunuz, yaptıklarınız harap olur, mallarınız düşmana kalabilir. Bunların hesabı sizden sorulur.
Düşman istersen nefsin yeter: Bu söz de eksiktir. Düşman sadece nefis değildir. Şeytanı da düşman bilmek gerekir. Allahü teala, (Şeytan size düşmandır. Onu düşman edinin) buyuruyor. Kötü arkadaş da en şiddetli düşmandır.
Bunlar da yetmezse, cehennem yeter: Bu sözü de Allaha mal etmemeli. Allahü teala, (Rahmetimden ümidinizi kesmeyin, bütün günahları affederim.) buyurdu. Hadisi şeriflerde de (Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, tövbe edince, Allahü teâlâ tövbenizi kabul eder.), (Allahın Rab, benim de peygamber olduğuma yakînen inanana, cehennem haram olur.) buyuruldu.

Misyonerin hurafeler zinciri

Dün bir misyonerin uydurduğu hikâyenin özetini yayınlamıştım. Misyoner, sanki Müslümanlıkta; zina, içki, uyuşturucu kullanmak helal da, Hıristiyanlıkta haram gibi ve Hırıstiyanlar ahlaklı, Müslümanlar ahlaksız gibi bir intiba [izlenim] vermeye çalışıyor. İçkinin, uyuşturucunun haram olduğu, hangi İncilde yazıyor ki? Aksine helal olduğu yazılı. İsa imanlısı olan sanki içki gibi kötü alışkanlıkları olmazmış. İncilde gerçekler varmış, ne gerçeği ise? Tek gerçek var, dört İncil birbirini tutmaz. İncillerin yazarları insandır.
Papaz, Kur’an-ı kerimle İncilleri mukayese etmeye cüret ediyor. İnciller sevgiden söz edermiş. Asıl sevgiden bahseden Kur’an-ı kerimdir:
(Allah, sabredenleri, iyilik edenleri, adalet edenleri sever.) [A. İmran 146, Bekara 195, Maide 42]
(Allah onları sever, onlar da Allahı sever.) [Maide 54]
Hıristiyanlıkta üç tanrı var: Baba tanrı, oğul tanrı ve ruh tanrı. Üç tane tanrı mı olur denince, üçü bir diyorlar. Üçlü birlik diyorlar. Nasıl oluyor denince, 1+1+1=3 demek yanlış olur, doğrusu 1x1x1=1 diyorlar. Bre papaz, ne diye üç tane biri çarpıyorsun, o zaman 100 tane biri de birbiri ile çarparsan yine bir çıkar. O zaman yüz tane tanrı demek de sana göre doğru olur.
Kur’an-ı kerimde (Kimse kimsenin günahını çekmez) buyuruluyor. (Enam 164) Fakat Hz. İsa, günahkârların günahını affettirmek gayesiyle fidye için çarmıhta öldürülmesini istemiş! Burada sayısız yanlışlıklar var. Bir defa Hıristiyanların tanrısı ne kadar vicdansız, suçsuz oğlunu, suçlular için öldürüyor. İkincisi ne diye öldürmeye gerek duyar ki, affettim dese ne olur sanki? Kanunu başkası mı koydu da tanrıları buna uymaya mecbur olsun? Hz. İsa eski günahkârlar için ölmüş ise, ondan sonra doğan günahkârların günahı için ne diye bir daha gelip çarmıha gerilmiyor? Bir kere ölmek yetiyor mu? Bizim için ölmüşse, ne diye hâlâ bizden günah çıkarılmaya çalışılıyor? Hıristiyanların tanrıları insanların günahlarını bilmiyorlar mı da, günah itiraf etme mecburiyeti getiriyorlar? Bu itiraf mecburiyeti hangi İncilde yazıyor? Böyle bir şey yok. Papazlar Kilisenin değeri artsın diye böyle saçma sapan şeyler uydurmuşlar.
Sonra yeni doğan çocuklar, masumlar niye Hıristiyanlarca günahkâr doğuyor da, Hz. İsa’nın kurban edilmesi gerekiyor? Yeni doğan çocuk ne günahı işledi? Madem günahkâr doğuyor, gider papaza, (Papaz efendi benim ve çocuğumun günahını çıkar) denir, o da şaraplı su ile vaftiz edince günahsız olur. Ne diye Hz. İsa’yı öldürüyorlar? Sonra ne diye Allahın bir oğlu var? Kızı falan yok? Karısı kim? Oğula neden ihtiyaç duymuş? Hıristiyanlara göre gökte oğlu İsa ile oturuyormuş? Onlar tanrılarını et kemik olarak gördükleri için söylüyorum, tanrıları orada bir şey yiyip içmeden nasıl yaşar ki? Yahudiler duyarsa gidip onların tanrılarını öldürürler.
Misyonerin kahramanı, oğul tanrı dediği İsa’dan iki ay mühlet istiyor. Tanrı iki ayda ne yapacak? Kur’an-ı kerimde (Ol deyince oluverir) buyuruluyor. İki aya ne hacet var? Eğer Hıristiyanlık onu kötü alışkanlıklardan kurtarırsa, ömür boyu Hıristiyanlığa boyun eğecekmiş. Hıristiyanlığın ne kanunları var da, ona boyun eğecek? İçki içmeyin, namaz kılın, zekat verin, hacca gidin gibi bir emirleri mi var? Adam öldürenin cezası bu, hırsızlık edenin cezası şu diye bir hüküm mü var? İnciller ortada öyle bir hüküm yok. Hıristiyanlıkta hangi kural var? Bir hukuk, bir ceza sistemi mi var? Varsa; ne diye Hıristiyan ülkeler, onun emrine göre değil de, beşeri sistemlerle idare ediliyorlar? Ne tarafından bakarsanız bakın, Hıristiyanlık birer saçma hurafeler zinciridir.

Misyonerin uydurduğu hikâye

Bir misyoner, uydurduğu hikayede, meşhur bir Kur’an hocasının oğlunu ve torununu Hıristiyan yapıyor. Bir Hıristiyan, hocanın oğluna incillerden birini veriyor. Ona, “Kur’an beni kurtarmadı, değiştirilmiş İncil beni nasıl kurtarabilir ki?” dedirtiyor. Ama yine de okutuyor. İnciller sevgiden söz ediyormuş, günahlardan da temizliyormuş. (Ey İsa, sen benim rabbimsin) demiş. İsa, hocanın oğlunun hayatını değiştirmiş, bütün kötü alışkanlıklarını bıraktırmış.
Hocanın oğlu, Hıristiyan olunca hiç kimse ona iş vermemiş. İsa’nın kendisini nasıl kurtardığını anlatınca, vahşi Müslümanlar ona hücum etmiş, polis onu tutuklamış. Karakolda, İncilleri komisere açıklamış. Komiser incillerdeki gerçekleri öğrenince, onu serbest bırakmış.
Hocanın torunu esrar satıyormuş, kazandığı bütün parasını sekse ve kumara veriyormuş. Hıristiyan arkadaşını da birçok kere, seks filmlerine, içki içmeye veya kumara gitmeye çağırmışsa da, gitmemiş. Hıristiyana, “Sen neden böyle iyisin” demiş, o da, ben İsa imanlısıyım demiş. Hıristiyan buna bir İncil vermiş, günahı ve İsa’nın haçta bu torun için nasıl öldüğünü anlatmış. Toruna şunları söylettiriyor:
İsa, Tanrı ve ruhun, nasıl bir olduğunu anlayamadım. Tanrı, İsa ve Kutsal ruh düşüncesi çok karışıktı. Ama o, üçlü birliği açıkladı. Ben inciller değişmiş sanırdım. Ama bu doğru değilmiş. Bir gece Yuhanna İncilini okuyordum ve İsa’nın haçta nasıl öldüğünü ve acı içerisinde nasıl kıvrandığını okudum. İşte o an günahkâr olduğumu anladım ve ağladım. Hıristiyanlığın doğruluğunu öğrenmek için, “Ey İsa gerçekten Kurtarıcı isen, gerçek tanrı isen hayatımı değiştir. Sigara, içki, kumar, kötü kadınlara ve kötü filmlere gitmek istemiyorum. İncillere boyun eğmek için, İsa sana iki aylık bir zaman tanıyorum” dedim. Bu iki ay içinde beni değiştirebilirse, ömür boyu Ona boyun eğecektim.
Sigarayı, içkiyi bıraktım ve diğer bütün kötü alışkanlıklarım sona erdi. İsa gerçekten hayatımı değiştirdi. Halbuki Müslüman iken, Allaha yalvarmıştım da hiç faydası olmamıştı. İsa beni kurtardı. İsa’nın benim için haçta öldüğünü anladım. Beni kötü yerlere götürmek üzere gelen eski arkadaşlarıma “babam izin vermez” dedim. Baban kim dediler, “Tanrı İsa” dedim.
Bir gün biri, beni bıçakladı, ölmek üzere idim, “Ey rab İsa, ölmek istemiyorum, fakir ailem ne yapacak? Duy beni İsa ve onlar için beni kurtar” deyince, bir mucize olarak kurtuldum. Rabbim İsa, beni önce günahlardan temizledi, şimdi de hayatımı kurtardı.
Altı yıldır görmediğim eski bir arkadaşımın hanımının içine şeytan girmiş, hanımı delirmiş. Ona, İsa’nın kör, topal, felçlileri iyileştirdiğinden ve birçok insandan şeytan çıkardığından da bahsettim. Beni çok sevdiğini, ancak İsa’ya güvenemeyeceğini belirtti. Kur’anın en iyi kitap olduğuna inanıyordu. Kur’an hocaları yardım edemezse, İsa, karısı için ne yapabilecekti? Ona okuması için İncil’i verdim. Bir ay sonra İncil’i okumuş, ama o da, Tanrı, Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh üçlüsünün birliğini anlayamamıştı. “Tanrının nasıl İsa olduğunu anlamadım” diyordu. Hemen ona İsa’nın haçta neden öldüğünü açıkladım. Arkadaşıma, “İsa karımı iyileştir” de, dedim. Arkadaşım Rabla konuşmuş. Ona, (Ey İsa Tanrı isen, karımı iyileştir) demiş. Bir hafta sonra karısı iyileşmiş. Arkadaşım günahlarını İsa’ya itiraf etmiş. Çünkü o, günahlarımızın kefareti olarak çarmıhta, acılar çekerek canını verdi. (Cevabı yarın)

İmansız ölmemek için

İmansız ölmeye sebep olan şeyler çoktur. Haramları işlemek ve farzları yapmamak, imansız ölmeye sebep olur. Bunlardan bazısı şöyledir:
1- İmansız ölmekten korkmamak ve Müslümanlığı öğrenmemek. [İmansız ölebilirim diye çok korkarak, dinimizi iyice öğrenip tatbik etmeye çalışmalı. İman ile ölmek için, her gün duâ etmeli.]
2- Bid’at ehli yani itikadı bozuk olmak. [Önce itikadı düzeltmek gerekir. İtikat düzgün değilse, yapılan ibadetlerin, kılınan namazların, tutulan oruçların hiç kıymeti olmaz.]
3- Namaza önem vermemek, vaktinde kılmamak. Namazı çoluk çocuğa öğretmeye önem vermemek.
4- İnsanlara ve hayvanlara eziyet etmek, kalb kırmak. [Eziyet; sıkıntı vermek, zulmetmek demektir. Kâfir olsa da eziyet etmemeli, kalbini kırmamalı.]
5- Müslüman olduğuna şükretmemek. İyilik edene teşekkür etmemek. [Allaha şükretmek demek, İslamiyete uymak demektir. Uymayan şükretmemiş olur.]
6- Müslüman ana babanın dine uygun olan emirlerini yapmamak, asi olmak.
7- Kibirlenmek, ilim ve ibadeti ile kendini üstün görmek. [Kibirli, başkalarını beğenmez. Cennetlik olduğumuzu bilmeden kendimizi beğenmemizin ne önemi vardır? Kibirlenmek kötüdür. Hadis-i şerifte, (Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete giremez.) buyuruldu.
8- Büyük günahlara, mesela içkiye, zinaya, faize, yalana, hırsızlığa, namahreme bakmaya, müzik dinlemeye, gıybete, söz taşımaya devam etmek, bunlara tövbe etmemek.
9- Günahını küçük görmek, küçük günahı işlemeye devam etmek.
10- Haramı haram, helâli helâl bilmemek.
11- Allahın rahmetinden ümit kesmek [ben cehennemliğim demek], azabından korkmamak [ben cennetliğim demek]
12- Allahü teâlânın sevdiklerini sevmemek; sevmediklerini sevmek.
13- Fuhuş söz söylemek, fuhşu yaymak, tuvaletteki pisliği adı ile söylemek.
14- Salih olan mahrem akrabayı ziyaret etmemek.
15- Doğru olsa da çok yemin etmek.
16- Haset etmek, Müslümanları çekememek.
17- Tecrübe etmeden bir kimseye iyi demek.
18- Din âlimlerinden uzak durmak, dinini öğrenmemek.
19- Dünya işleri için, çok sinirlenmek.
20- Falcıya, fala inanmak.
21- Müslümana üç günden fazla kin tutmak.
22- Karısının, kızının ve nasihat vermek hakkına sahip olduğu kadınların açık giyinerek sokağa çıkmasına ve kötülerle görüşmesine râzı olmak.
23- Para, rütbe ve şöhrete düşkün olmak.

Ezana hürmet etmek

Ezanı sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezana saygı göstermemek, imansız ölmeye sebep olur. Ezan okunurken işi bırakmak iyi olur. Çünkü hadis-i şerifte, (Ezan okunurken iş yapmak dinde noksanlıktır.) buyuruluyor. Ezan okunurken yapılan alış-veriş helâldir, fakat mekruhtur. Yani sünnete uygun okunan ezana hürmet edilmezse, mekruh işlenmiş olur.
Demircilik yapan Ebu Hafs Haddad hazretleri, her ne zaman ezanı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı. Konuşuyorsa, susar ezanı dinlerdi. Vefat edip cenazesi götürülürken ezan okunmaya başladı. Cenazeyi götürenler, ne kadar gayret ettilerse de, tabutu bir adım yerinden oynatamadılar. Ezan bittikten sonra, ancak cenazeyi götürmek mümkün oldu.
Ezana hürmet etmek, harflerini değiştirmeden, teganni etmeden, minareye çıkıp, sünnet üzere okumakla olur. Hadis-i şerifte, (Müezzin, kendisi ile namaz kılanların sevabı kadar sevap alır. Onların sevabından da bir şey eksilmez.) buyuruldu.
Ezanı duyanın, yavaşça tekrar etmesi sünnettir. Tekrar ederken, (Hayye ala)’larda, (La havle ve la kuvvete illa billah) denir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Müezzinin söylediğini tekrar edene, onun sevabı kadar kendisine sevap verilir.)
(Ezanı tekrar edene, kıyamette şefaatim vacip olur.)
(Ezanı siz de tekrar edip salevat getirin. Bir salevat getirene on sevap verilir.)
Ezan okunurken, Resulullah efendimizin ismini işiten, iki elin baş parmaklarını, gözlerinin üstüne koyarak, (İki gözümün nurusun sen ya Resulallah) der. Hadis-i şerifte, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruldu. Peygamber aleyhisselam ise, salihlerin ve bütün peygamberlerin en üstünüdür. Onun ismi anılınca, Allahü teâlâ rahmet eder. Rahmet inince, yapılan duâ kabul olur. Ezan okunurken, (Seninle, gözüm nurlanır, kalbim sevinir ya Resulallah) demek, iki cihan saadeti için duâdır.
Hz. Ebu Bekr-i Sıddık, ezan okunurken, Resulullahın ismini işitince, iki baş parmağının tırnağını öpüp gözlerine sürdü. Peygamber efendimiz, (Niye böyle yaptın?) buyurunca, (Ya Resulallah, senin mübarek isminle bereketlenmek için) dedi. Peygamber efendimiz, (Güzel yaptın. Böyle yapan göz ağrısı çekmez) buyurdu. Tırnakları göze koyunca, (Allahümmahfaz ayneyye ve nevvirhüma) demeli.
İkamet okunurken böyle yapılmaz, yani tırnaklar öpülüp göze sürülmez.
Ezan kıbleye karşı okunur. Hayyealessalah derken sadece yüzü sağa, hayyealelfelah derken yüzü sola döndürmek sünnettir. Vücut döndürülmez. Minarede ise dönerek okunur.
Ezanı uzatarak okumalı. Hadis-i şerifte (Ezanı uzatarak, ikameti ise kısa okuyun!) buyuruldu.
İkamet okunurken, ezanda olduğu gibi tekrar etmek, sünnet değil, müstehabdır.
Cuma günü cami içinde okunan ezan hariç, ezanı cami içinde okumak, oturarak okumak ve sesini takatinden fazla yükseltmek ve kıbleye karşı okumamak mekruhtur. Dinimize uygun okunan ezanı işitince, hürmetle dinleyip ezandan sonra şu duâyı okumalıdır: (Allahümme rabbe hazihiddavetittammeti vessalatil kaimeti ati Muhammedenil vesilete vel fadilete veddereceterrefiate vebashu mekamen mahmudenillezi vaadtehü inneke la tuhlifül miad.)

Asr-ı sani ne demek?

Asr-ı sani, ikinci ikindi demektir. Asr-ı evvel birinci ikindi demektir. Öğle namazının vakti, İmameyn’e [Yani İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed’e] göre, asr-ı evvele kadardır. Yani her şeyin gölgesi, öğle namazının evvel vaktindeki uzunluğundan, kendi boyu miktarı uzayıncaya kadardır. [Mesela 100 cm olan bir çubuğun gölgesi öğle vaktinin evvelinde 10 cm ise, bu gölge 110 cm olunca öğle vakti bitmiş olur.] Bugün ikindi ezanları bu kavle göre okunmaktadır. İmam-ı a’zam hazretlerine göre ise, öğlenin vakti asr-ı saniye kadardır. Yani her şeyin gölgesi boyunun iki misli uzayıncaya kadar devam eder. [Yani yukarıda bildirilen çubuğun gölgesi 210 cm olunca ikindi başlamış olur.] [Diğer üç mezhebde öğle ve ikindinin vakti, İmameyn’in bildirdiği gibidir. Yani bu mezheblerde asr-ı sani yoktur.] Bir özürle öğle namazını İmameyn’in bildirdiği vakitte [Asr-ı evvele kadar] kılamayan kimse, namazı kazaya bırakmayıp İmam-ı a’zam hazretlerinin kavline göre, asr-ı evvelde kılmalıdır! Bu takdirde, o gün ikindi namazını da, İmam-ı a’zam hazretlerinin bildirdiği vakitten önce kılmamalıdır! Kısacası, öğleyi asr-ı evvelde kılanın, ikindiyi asr-ı sanide kılması gerekir.
İkindide olduğu gibi yatsıda da iki vakit vardır. Buna (İşa-i evvel) ve (İşa-i sani) denir. [İşa, yatsı demektir.] İşa-i sani, işa-i evvelden, Eylülden Mart ayına kadar 10-12 dakika sonradır. Nisanda 12-14, Mayısta 14-18, Haziranda 18-19, Temmuzda 15-19, Ağustosta ise 12-15 dakika sonradır. Hem İmam-ı a’zam hazretlerinin, hem de İmameyn’in kavline uyabilmek için ikindiyi asr-ı sanide, yatsıyı da işa-i sani’de kılmak iyi olur.
İstanbul için, senenin bütün günlerine göre, ikindi namazının vakti, asr-ı sani üzerinden hesaplanarak bir cetvel halinde aşağıya çıkarılmıştır.

Kıymetli nasihatler...

İmamı azam hazretlerinin bir talebesine yaptığı vasiyetlerden bazıları şöyledir:
Konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiç bir işinde acele etme, teenni ile hareket et. Acele şeytandır. [Hadis-i şerifte, (Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder.) buyuruldu. Teenni, acele etmemektir.]
Susmayı âdet edin. [Hadis-i şerifte, (Susmak, hikmettir; fakat susan azdır.) buyuruldu.]
Her ayda birkaç gün oruç tut. [Hadis-i şerifte, (Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur.) buyuruldu.]
Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan. [Hadis-i şerifte, (Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir.) buyuruldu.]
Dünya nimetine ve sağlığına güvenme. [Hadis-i şerifte, (İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil.) buyuruldu.]
Bu nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksin. [Hadis-i şerifte, (Kıyamette, herkes ömrünü nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp, nereye harcadığından ve ilmi ile amel edip, etmediğinden sorulacaktır.) buyuruldu.]
Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru. [Hadis-i şerifte, (Bid’atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur’an-ı kerimi gizlemiş sayılır.) buyuruldu.]
Sakın ölümü hatırından çıkarma. [Hadis-i şerifte, (Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır.) buyuruldu.
Kur’an-ı kerim okumaya devam et. [Hadis-i şerifte, (Kur’an okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur’an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer.) buyuruldu.]
Bid’at ehlinden uzak dur. [Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin cenazelerine gitme, onlarla birlikte namaz kılma. Ben onlardan değilim.) buyuruldu.]
Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslama davet et, değilse, onlarla diyaloğa girme. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Peygamberleri, salihleri, mescid ve mezarlar hakkında halkın gördüğü rüyaları tabir et. Kabirleri ziyaret et.
Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkar olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme.
Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak. Bahşiş verilen yerlerde herkesten daha çok ver.
Bir cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma. Haram bulunan eğlence yerlerine girme.
İlim meclisinde sakın kızma. İnanılması zor olan hikâyeleri anlatma. Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et.

Din konusu dikkat ister

İslâmiyet, nakle dayanan, selim akıl dinidir. Selim akıl, yanılmayan akıldır. Birinin aklına uygun gelmeyen bir şey, selim akıl sahibi için uygun gelebilir. Akla göre din olsa, insan sayısı kadar din olur. İslâmiyette aklın ermediği şey çoktur. Fakat, selim akla uymayan bir şey yoktur. Ahiret bilgileri ve Allaha ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsaydı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilseydi, Peygamberlere lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri bulabilirdi ve Allah, hâşâ Peygamberleri boş yere göndermiş olurdu. Bunlar bilinemeyeceği için, Allah, her asırda, Peygamber göndermiş ve son olarak da bütün dünyaya, peygamber olarak Muhammed aleyhisselamı göndermiştir. Din yeni inmedi. Dinimizde eksiklik yoktur. Yeni bir şey ilave etmek veya çıkarmak dini bozmak olur. Sanki asırlardır gelen İslam âlimleri yanlış hüküm vermişler gibi, âyetler ve hadisler yeniden yorumlanmaya başlanmıştır. Bu çok kötü bir durumdur. Milliyet Gazetesinden Doğan Heper bile, bu durumu beğenmemiş, “TV’lerdeki din savaşları” isimli yazısında diyor ki:
“Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.”
Bugün bu sözün anlamını daha iyi kavrıyoruz.
Birçok kişi gibi TV’leri yakından izlerim. Beğenelim, beğenmeyelim TV’ler güncel haber, bilgi kaynağımızdır. Ukalalık bilenin hakkıdır.
Temel bilgi eğitimdeyse, güncel bilgi medyada, yani TV ve gazetelerdedir. Hele bizim gibi işi gazetecilik, habercilik olanlar için TV izlemek bir lüks değil, görevdir. En basitinden; kameralar 24 saat, gece gündüz dünyanın her yerinde olayların peşindedir. Onlara takılırsanız siz de dünyadan haberdar olursunuz.
TV’lerde bir gecedeki 5-6 adet tartışma, haber programı, 18-20 uzmanın görüşü eder.
O uzmanların güncel olaylar hakkındaki birbirine zıt veya paralel görüşlerini anında öğrenmek ancak TV’lerin bu programlarını izlemekle mümkündür.
Kur’an’da; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyor.
Din ve İslam konusu da TV’lerin tartışma konularının başında geliyor.
Önceki gün bıçakla

Ölü, işitir ve yardım eder...

Müslüman ölü de, kafir ölü de işitir. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, onlar, Rableri indinde diridir ve rızklandırılmaktadır.) [Al-i İmran 169]
(Allah yolunda öldürülenler diridir, ama siz anlayamazsınız.) [Bekara 154]
Şehidlerden üstün olan peygamberler de, elbette diridir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her peygamber, kabrinde diri olup namaz kılar.) [Beyhekî]
(Tanıdığının kabrine uğrayıp selam vereni ölü tanır, ona cevap verir.) [İ. Ebiddünya]
(Ölü kabre konurken, onların ayak seslerini işitir.) [Buharî]
(Ölüler yaptığınız iyi işlerinizi görünce sevinir, kötü işlerinize üzülürler.) [İ. Ebiddünya]
Peygamber, şehid ve Müslüman her ölü işittiği gibi, kâfir olan ölü de işitir. Çünkü ruh ölmez. Peygamber efendimiz, Bedir’de bir çukura gömülü olan müşriklerin yanına varıp (Rabbinizin size vâdettiğine kavuştunuz mu?) buyurunca, Hz. Ömer, (Ya Resulallah leşlere mi söylüyorsun?) dedi. Cevaben buyurdu ki:
(Siz beni onlardan daha iyi işitmezsiniz.) [Buharî]
(Sen ölüye işittiremezsin) âyetinde, diri olup, gözü kulağı ve beyni olan kâfirler ölüye benzetiliyor, (Ölü kalblileri [kâfirleri] imana kavuşturamazsın) deniyor. (Ölülere, sağırlara işittiremezsin) buyurulduktan sonra, ancak iman edenlere işittirebileceği bildiriliyor. (Rum 52, 53)
Fatır suresinin (Diri ile ölü [mümin ile kâfir] bir olmaz. Allah dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere [inatçı kâfirlere] işittiremezsin [imana kavuşturamazsın]) mealindeki 22. ayet-i kerimesinde de, kâfirler, ölülere benzetilmiştir. (Beydavi)
(Sen ölülere işittiremezsin, ancak ayetlerimize iman edeceklere işittirebilirsin) buyurulup, kâfirlerin işitmeyeceği, yani hakkı kabul etmeyeceği, ancak müminlerin işitecekleri bildirildi. (Neml 80, 81)
(Kâfirlerin gözleri değil, göğüslerindeki kalbleri kördür) buyurulup, hakkı görmedikleri için kâfirlere kör denildiği bildiriliyor. (Hac 46) Ayrıca 2/18, 5/ 71, 6/ 50, 7/ 64, 10/ 42, 11/24, 13/16, 17/72, 27/ 66, 41/ 17, 43/40 ve daha başka ayet-i kerimelerde, kâfirler ölüye benzetilmiş, onların kör, sağır ve dilsiz oldukları yani hakkı görmedikleri, işitmedikleri, söylemedikleri dolayısıyla hidayete kavuşmadıkları bildirilmektedir. Buradaki işitmek, kabul etmek demektir. (Beydavi)
Ölü işittiği için, ölüye telkin vermek sünnettir. (Deylemi)
Hz. Mevlana da, (Ben ölünce, beni düşünün, imdadınıza yetişirim) buyurdu.
Mektubat-ı Dehlevi’de (Ruhaniyetime teveccüh edin veya Mazhar-ı Canan’ın kabrine gidin! Ondan hasıl olan fayda, bin dirinin faydasından daha çoktur.) buyuruldu.
İbni Kemalpaşazade’nin Hadis-i erbain’deki (Bir işinizde, sıkışıp bunalınca, kabirdekilerden yardım isteyin.) ve Deylemî’nin bildirdiği (Kabirdekiler olmasa, yeryüzündekiler yanardı.) hadis-i şerifleri de, Allahü teâlânın izni ile, ölülerin dirilere yardım ettiğini göstermektedir. (M. Nasihat)

Harikaların mahiyeti

İnsanların bütün işleri, adet-i ilahiyye içinde meydana gelir. Allahü teâlâ, sevdiği insanlara ikram olmak için, adetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratır. Bunlar enbiyadan meydana gelirse Mucize, evliyadan meydana gelirse Keramet, diğer müminlerden meydana gelirse Firaset, fâsıklardan meydana gelirse İstidraç, kâfirlerden zuhur ederse Sihir denir.
Kur’an-ı kerimde birçok mucize ve keramet bildirilmiştir. Mesela: Hz. Davüd’ün elinde demir, hamur gibi yumuşardı. (Sebe 10), Cinler, kuşlar ve rüzgar Hz. Süleyman’ın emrinde idi. Erimiş bakır sel gibi aktı. (Sebe 12, Neml 17), Dağlar ve kuşlar Hz. Davüd’e boyun eğdi. (Enbiya 79), Hz. İbrahim’i ateş yakmadı. (Enbiya 69), Hz. İbrahim’in kestiği dört kuş dirildi. (Bekara 260), Hz. Yunus’u balık yuttuğu halde, zarar gelmeden kurtuldu. (Saffat 139-145), Hz. Musa’nın asası yılan olup, sihirbazların sihrini bozarak, gösterdikleri şeyleri yuttu (Taha 69, [Kâfirlerin sihir ile harika şeyler yaptığı bu ayetten de anlaşılmaktadır.], Hz. İsa beşikte iken konuştu. Elindeki çamurdan şekle üfleyince, canlı kuş oldu. Körleri iyi etti. Ölüleri diriltti. (Maide 110, A. İmran 49), Hz. Hızır’ın harikası, sepetteki pişmiş ölü balık canlandı. (Kehf 86) [Bazı âlimlere göre Hz. Hızır, nebi değil velîdir. Velî ise, gösterdiği harikalar mucize değil keramettir.], Ay ikiye ayrılınca, kâfirler, Resulullah için (Bize sihir yaptı) dediler. (Kamer 1,2), Resulullah, Mescid-i Aksa’ya ve bilinmeyen yerlere bir anda gidip geldi. Mirac hadisesi. (İsra 1), Vezir, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar Hz. Süleyman’a getirdi. (Neml 40) [Hz. Süleyman’ın veziri peygamber olmadığı hâlde, bu kerameti göstermiştir.] Peygamberlerin, elinde meydana gelen mucizelerin yaratıcısı da Allahü teâlâdır. (Hz. İsa, ölüleri diriltirdi.) demekle ona yaratıcılık vasfı verilmiş olmuyor. Yine Allah yaratıyor. Nitekim, Allahü teâlâ, peygamberlerine verdiği mucizeleri bildirdikten sonra (Bunları yapan biziz) buyuruyor. (Enbiya 79)
Cin suresinin son ayetlerinin tefsirinde (Allahü teâlâ bazı gaipleri, gizli sırları peygamberlerine bildirir, onların gaipten haber vermeleri mucizedir.) buyuruluyor. İslâm âlimleri de buyuruyor ki:
Evliyanın kerameti, Peygamberin mucizelerinin devamıdır. (Şevahid-ün-nübüvve)
Evliyayı inkar etmek, dinin bir hükmünü inkar etmek gibi küfürdür. (Hadika)
Kalblerden geçenleri haber vermesi gibi evliyanın, kerameti sayılamayacak kadar çoktur. (İhya)
(Falanca peygamber veya falanca velî, ölmüş tavuğu diriltti.) demekle, o nebi veya velîye yaratıcılık isnat edilmiş olmuyor. Sağ veya ölü bir velînin yardım etmesi de, yine Allahın izni ile oluyor. Şu meşhur menkıbeyi bilen çoktur: Ebu Hasan-ı Harkani hazretleri, sefere çıkan talebelerine, (Sıkışınca benden yardım isteyin) buyurur. Yolda talebelerini, eşkıya yakalar. Onlar, kurtulmaları için Allahü teâlâya duâ ederler; fakat kurtulamazlar. Bir talebe (Ya Ebel Hasan, imdat!) der. O talebeyi eşkıya göremez. Diğerlerinin nesi varsa alırlar. Seferden dönünce hocalarına, (Biz Allahtan yardım istediğimiz halde soyulduk. Ama şu arkadaş, sizden yardım isteyince kurtuldu. Bunun hikmeti nedir?) derler. O da, (Allahü teâlâ günahkârların duâsını kabul etmez. Arkadaşınız, benden yardım isteyince, onun duâsını Allahü teâlâ bana duyurdu. Ben de, (Ya Rabbi bu talebemi kurtar) dedim. Allahü teâlâ da kurtardı. Ben sadece duâ ettim. Kurtaran Allah idi.) dedi. (Tezkiret-ül-evliya)

Arefe günü

Kıymetli geceye kendinden sonra gelen günün ismi verilir. Fakat Arefe ve Kurban bayramının üç gecesi böyle değildir. Bu dört gece, bugünleri takip eden gecelerdir. Arefe, yalnız Zilhiccenin 9. günüdür. Başka güne Arefe denmez.
Arefe günü sabah namazından, Kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadar, erkek-kadın herkesin, cemaatle kılsın, yalnız kılsın, 23 vakit farz namazda selam verir vermez, (Allahümme entesselam...) demeden önce, bir kere, vacip olan teşrik tekbirini söylemeli; yani, (Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) demelidir. Camiden çıktıktan veya konuştuktan sonra, artık okumak gerekmez.
Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Ayrıca geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına da sebep olur. Oruç tutmak her zaman iyidir. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselamdan, Sûr’a üfürülünceye kadar yaşamış bütün insanların sayısının iki katı kadar sevap yazılır.)
(Oruçlunun uykusu ibadet, susması tesbih, duâsı makbul ve günahı affolmuştur. Ameline de kat kat sevap verilir.)
(Arefe günü tutulan oruç, bin gün [nafile] oruca bedeldir.)
(Aşûre günü orucu bir yıllık, Arefe günü orucu da, iki yıllık [nafile] oruca bedeldir.)
(Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir.)
(Arefe günü [Besmele ile] bin İhlâs okuyanın günahları affedilir ve duâsı kabul olur.)
(Arefe günü tutulan oruç, biri geçmiş, biri de, gelecek yılın günahlarına kefaret olur.)
[Bu oruç, geçmiş ve gelecek yılda yapılan tövbelerin kabul olmasına yarar.]
(Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allahın kıymet verdiği bir gündür.)
(Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.)
(Şeytan, Arefe gününden başka bir günde daha zelil, rezil, hakir ve kinli görülmez.)
(Allahü teâlâ, Arefe günü, zerre kadar imanı olanı affeder.)
(Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, reddolmaz. Fıtr ve Kurban bayramının birinci gecesi, Berât ve Arefe gecesi.)
Dua için bugünü fırsat bilmeli! Hadis-i şerifte, (Duânın faziletlisi, Arefe günü yapılanıdır.) buyuruldu. Çok değerli bir gün olduğu için, Arefe gününü ibadetle, Allahı anmakla ve tefekkürle geçirmeye, insanlara iyilik etmeye çalışmalıdır! Peygamber efendimiz, (Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür.) buyurdu. Hürmet etmek, günah işlememekle olur. Hadis-i şerifte, (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) buyuruldu. Kulağına sahip olmak, haram olan şeyleri dinlememek demektir. Eğer biz istemeden kulağımıza gelmişse, bize günah olmaz. Gözüne sahip olmak da, haram olan şeylere bakmamak ve mubah olarak baktığı şeylerden ibret almak demektir. Diline sahip olmak ise, yalan söylememek, gıybet etmemek, kötü söz söylememek, hatta boş şey konuşmamak, kimseyi dili ile incitmemek demektir. Bunlara riayet eden Arefe gününü değerlendirmiş olur. Arefe gecesini de değerlendirmelidir. Hadis-i şerifte, (Arefe gecesi ibadet eden, cehennemden azat olur.) buyuruldu.

 

Zilhiccenin fazileti

Kurban bayramının bulunduğu aya Zilhicce denir. 24 Şubat Cumartesi günü Zilhicce ayının birinci günüdür. Zilhicce ayının ilk on gününde yapılan ibadetlerin, iyiliklerin kıymeti çoktur. Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Hiçbir ibâdetin kıymeti, Zilhicce ayının ilk on gününde yapılanın kıymeti gibi olamaz.)
(Zilhiccenin ilk günlerinde tutulan oruç, bir yıl oruç tutmaya, bir gecesini ihya etmek de Kadir gecesini ihya etmeye bedeldir.)
(Zilhiccenin ilk on gecesinde yapılan amel için, 700 misli sevap verilir.)
(Zilhiccenin ilk 9 gününde oruç tutan, her günü için, helal malından yüz köle azat etmiş veya Allah yolundaki mücahitlere yüz at vermiş veya Kâbe’ye kurban için yüz deve göndermiş gibi sevaba kavuşur.)
(Bu on günün hayrından mahrum olan kimseye yazıklar olsun! Bilhassa dokuzuncu [Arefe] günü oruçla geçirmelidir! Onda o kadar çok hayır vardır ki, saymakla bitmez.)
(Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.)
(Zilhiccenin ilk on günü fazilette bin güne, Arefe günü ise, on bin güne eşittir.)
(Allah indinde zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!) [Tesbih: Sübhanallah, Tahmid: Elhamdülillah, Tehlil: Lâ ilâhe illallah, Tekbir: Allahü ekber, demektir.]
Peygamber efendimiz, Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerin, diğer aylarda yapılan amellerden daha kıymetli olduğunu bildirince, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, Allah yolundaki cihattan da mı daha kıymetlidir) diye sual ettiler. Peygamber efendimiz, cevabında, (Evet cihattan da kıymetlidir. Ancak canını, malını esirgemeden harbe gidip şehit olan kimsenin cihâdı daha kıymetlidir.) buyurdu. Ebüdderda hazretleri de buyurdu ki: (Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli ve çok duâ ve istiğfar etmelidir! Çünkü Muhammed aleyhisselam, (Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalan kimselere yazıklar olsun!) buyurmuştur.
Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çoluk çocuğu belâlardan muhafaza olur, günahları af olur, iyiliklerine kat kat sevap verilir, ölürken kolay can verir, kabri aydınlanır, Mizan’da sevabı ağır gelir ve cennette yüksek derecelere kavuşur.
Zilhiccenin on günü içinde muhtaçlara yardım eden, Peygamberlere tazim etmiş olur. Bu on gün içinde, bir hasta ziyaret eden, Hak teâlânın dostları olan kulların hâtırını sormuş ve ziyaret etmiş gibi olur. Bu on gün içinde din ilmi meclisinde bulunan kimse, Peygamberler toplantısında bulunmuş gibi olur. Din ilmini öğrenmek kadın erkek herkese farzdır. Çocuklarına öğretmek, birinci görevdir.
Her hafta saç, sakal ve bıyık tıraş etmek, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek sünnettir. İbni Âbidîn hazretleri, (Zilhicce ayının ilk on günü, bu sünnetleri geciktirmemelidir. Hadis-i şerifte, (Kurban kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını kesmesin ve tırnak kesmesin!) buyurulması, emir değildir. Bunları, kurban kesinceye kadar geciktirmek müstehabdır. Fakat daha fazla geciktirmek ve hele kırk gün uzatmak günah olur) buyurmaktadır. Görülüyor ki, kurban kesecek kimsenin, Zilhicce ayının birinci gününden, kurban kesinceye kadar, saçını, sakalını, bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehabdır. Fakat vacip değildir. Bunları kesmesi günah olmaz ve kurban sevabı azalmaz.

Fıkh-ı ekberden parçalar

İmam-ı azam hazretlerinin Fıkh-ı ekber kitabının bazı bölümleri şöyledir: Tevhidin aslı, Amentü’ye inanmaktır. Kur’anda zikredilen el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O’nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Çünkü bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. [Bozuk fırkalar, bizzat el yüz gibi diyerek insana benzettikleri için bu sıfatları, aynen kabul ederek tevil etmenin caiz olduğunu İmam-ı Gazali hazretleri bildiriyor.]
O’nun sıfatlarının hepsi, mahlukların sıfatlarından başkadır. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahluktur, fakat Allah’ın kelamı mahluk değildir.
Allahü teâlâ, insanları kâfir veya mümin olarak değil, bu ikisinden hali olarak yaratmış, sonra onlara emirlerini ve yasaklarını bildirmiştir. Kâfir olan; kendi fiili ile hakkı inkâr ederek küfre girmiştir. Mümin de kendi fiili ile tasdik ederek iman sahibi olmuştur.
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselamın neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, Onlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan, bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.
Peygamberlerin hepsi de küçük, büyük günah ve çirkin hallerden beridir. Fakat onların sürçme ve hataları vaki olmuştur. Eshab-ı kiramın hepsini ancak hayırla anarız.
İman, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Müminler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine eşittir. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdır. Allahü teâlâ, dilediğini bir lütuf olarak hidayete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür.
Allahü teâlânın, isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazillette eşittir, aralarında farklılık yoktur.
Mirac haberi haktır. Deccal’ın, Yecüc ve Mecuc’ün ortaya çıkması, Güneş’in Batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametlerinin hepsi de haktır.
Mestler üzerine meshetmek varid olan hadise göre caiz olup; mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadis, mütevatire yakın olduğu için inkar edenin küfründen korkulur.
Kişinin nasıl ibadet edeceğini öğrenmesi birçok ilimden daha efdaldir.
Ehl-i kıbleden olanı tekfir etmemek [namaz kılana kâfir dememek] , kimseyi imandan uzaklaştırmamak, marufu [iyilikleri] emredip, münkerden [kötülüklerden] sakındırmak, senin için takdir olunanın mutlaka sana ulaşacağını bilmek, Eshab-ı kiramdan hiçbiri ile alakayı kesmemek, hepsini de sevmek gerekir.
Günahkâr Müslümana kâfir denmez. Küfür hariç, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tövbe etmeden mümin olarak ölen kimsenin durumu Allahın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona cehennemde azap eder, dilerse affeder, hiç azaba uğratmaz.
İmam-ı a’zam hazretleri, âlimlerle otururken biri gelip, (Bir mümin, babasını öldürse, sonra şarap içerek sarhoş olsa ve zina etse imanı gider mi?) dedi. Bunu işiten âlimlerin hepsi bu suâli sorana kızarak, (Bunu sormaya ne lüzum var? Elbette imanı gider, kâfir olur) dediler. İmam-ı a’zam hazretleri, (O kimse, çok büyük günahlar işlemişse de, yine mümindir. Günah işlemekle iman gitmez) buyurdu.

Uydurma hadis olur mu?

Peygamber efendimizin varisleri, vekilleri olan âlimlere olan itimadı sarsmak için, İngilizler asırlardır, İslâm âlimlerinin kitaplarında uydurma hadis olabileceğini telkin etmeye çalışmışlar, bunda da oldukça başarı sağladıkları, birçok genci zehirledikleri anlaşılmaktadır.
Bir müctehid, başka bir müctehide hata ettin demez. Çünkü ictihad ictihadla nakzedilemez.
Dört mezhepte birbirinden farklı hükümler vardır. Fakat hiçbiri, diğerini sapıklıkla, hata etmekle itham etmemiştir. Çünkü hadis-i şerifte (Âlimlerin farklı ictihadları, mezheblere ayrılmaları rahmettir.) buyuruluyor. Müctehid hata etse de sevap alır.
Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafiî’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması farklıdır. Bir müctehidin sahih dediği bir hadise, başka bir müctehid mevdu diyebilir.
Hadis ilminde müctehid bir âlim, bir hadise mevdu derse, diğer müctehidler buna sahih diyebilir. Çünkü mevdu diyen müctehid, bir hadisin sahih olması için lüzum gördüğü şartları taşımayan bir hadis için, “Mezhebimin usulünün kaidelerine göre mevdudur” der. Yani bu sözün hadis olduğu bence anlaşılamamıştır, der. Yoksa, “Bu söz, Peygamber efendimizin sözü değildir” demek istemez. Aynı hadis için başka bir müctehid, sahihtir diyebilir. Sahih olduğunu söyleyen müctehid ötekine, “Peygamber efendimizin bu sözüne nasıl mevdu dersin?” demediği gibi, öteki de, “Bu uydurma söze sen nasıl hadis diyebilirsin?” demez. Diyelim ki, İmam-ı Süyutî ve İmam-ı Zehebî gibi hadis âlimleri, İmam-ı a’zam ve İmam-ı Gazalî hazretlerinin sahih dediği bir hadise mevdu dese, o hadis, ancak bu iki zata göre mevdu sayılır. Hadisi bildiren imamlara göre yine sahihtir. Fakat Acluni, hadis imamlarının bildirdiği hadis-i şeriflere mevdu derse, o hadis mevdu olmaz. Peygamber efendimizin, mucize olarak gelecekten haber veren birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunların çoğu çıktı. (Uydurma hadis çoktur, Kur’an okuyalım) diyenlerin de çıkacağını bildirerek, (Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Benden bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) buyurdu. (Ebu Ya’la)
Herkes Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri, (Hadis-i şeriflerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil olamaz.) buyurdu. [Müj. M. 312]
İmam-ı Gazalî gibi büyük âlimlerin kitaplarında uydurma hadis olduğunu söyleyen Acluni ve M. Şemseddin Sehavi ve Peygamber efendimizin ana-babasına kâfir diyen Aliyyül Kari gibilerin sözlerine aldanarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına dil uzatmamalı ve onların kitaplarında uydurma hadis var sanmamalı. Hiçbir Ehl-i sünnet âliminin kitabında uydurma hadis olmaz.
İslâm âlimleri, hadis uydurmanın ve uydurulmuş hadisi nakletmenin vebalinin büyüklüğünü bildikleri için, kitaplarına uydurma hadis almazlar. Çünkü hadis-i şerifte, (Benden duyduğunuz ayet ve hadisi tebliğ edin! Benî İsrail’den bildirdiklerimi de söyleyin! Yalnız bana bilerek yalan isnat eden cehennemdeki yerine hazırlansın!) buyuruluyor. (Buharî)

Kıyamet alâmetleri ve AIDS

Bazıları, Kıyamet alametlerinden olan Dabbet-ül-arz denilen hayvana AIDS diyerek âyet ve hadisleri tevil ediyorlar. Batınî denilen sapık bir fırka, Kur’an-ı kerimin açık manalarını bırakıp, başka anlam verirler, (Kur’anın zahir ve batın manaları vardır; batın, yani iç manası lâzım. Cevizin kabuğu değil, içi işe yarar) diyerek, dini bozmaya çalışırlar. (Tarikat-ı Muhammediyye) ve (Akaid-i Nesefi) şerhinde böyle kimseler için verilen fetvada, (Kur’an-ı kerimin ayetlerine, kelimelerin açık, meşhur manaları verilir. Bu manaları değiştirerek Batınîlere uyanlar kâfir olur.) deniyor. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: (Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, iman etmemiş veya imanında hayır kazanmamış olana, [o günkü] imanı fayda vermez.) [Enam 158]
Hadisi şeriflerde de buyuruluyor ki:
(Şu üç şey ortaya çıkınca, iman etmemiş veya imanından hayır kazanmamış olana, imanı fayda vermez: Güneşin batıdan doğması, Deccal ve Dabbet-ül-arz.) [Tirmizî]
(Güneş batıdan doğmadıkça, kıyamet kopmaz. O zaman herkes iman ederse de fayda vermez.) [Buharî, Müslim]
Dabbet-ül-arzın, konuşan bir hayvan olduğu Kur’an-ı kerimde de bildirilmektedir: (Kıyamet yaklaştığı zaman, yerden çıkardığımız bir hayvan, onlara, insanların âyetlerimize kesin bir iman etmemiş olduklarını söyler.) [Neml 82, Tefsir-i Kurtubi]
Bu hayvanın konuşması aklen de caizdir. Çünkü Allahü teâlâ hayvanı konuşturmaya kadirdir. (Sevab-ül kelam fi akaid-il islâm)
Dabbet-ül-arz hakkında birçok hadis-i şerif vardır. (Feraid-ül fevaid), (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi), (Megaribüz zaman) ve (El kavlül muhtasar fi alamatil Mehdil muntazar) isimli kitaplardaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:
(Dabbet-ül-arzın deve ayağı gibi dört ayağı ve kuş gibi kanatları vardır. Başı öküz başına, kulağı fil kulağına, kuyruğu ise, koç kuyruğuna benzer.)
(Dabbet-ül-arz, asa-i Musa ile mümine dokunur, alnına “Cennetlik” yazılır, yüzü nurlanır. Kâfire, mühr-ü Süleymanı vurur, “Cehennemlik” yazılır, yüzü simsiyah olur.)
(Herkes bu hayvandan korkarak kaçar, kimi namaza durur. Hayvan ona, “Ey kişi şimdi mi namaz kılıyorsun” der, yüzünü damgalar. Böylece mümin, kâfirden ayırt edilerek tanınır.)
(Mehdi evlenir, bir oğlu olur. Bu son doğan çocuk olur, ondan sonra kısırlık yayılır, doğum olmaz. Böylece halk tükenir.)
İmam-ı a’zam hazretleri, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması, Güneş’in batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi, Deccal’in ve diğer kıyamet alâmetlerinin hepsi aynen hadisi şerifle bildirildiği gibi, [tevilsiz olarak] zamanı gelince gerçekleşecek buyurmaktadır.
(Güneş batıdan doğunca tövbe kapısı kapanır) hadisi şerifini, İslamiyet batıdan yayılacak diye tevil edince, tövbe kapısı nasıl kapanmış olur ki? Bunu cahiller değil de, evliya bir zat ilham ile söylemişse, İmam-ı Rabbani hazretlerinin buyurduğu gibi, ilhamı delil olamaz. Kendisi ilhamından dolayı mesul olmazsa da, ona inananlar mesul olurlar.

Allahın kaybı olmaz!

Bir ibadet eksik veya yanlış yapılsa, Allahın bir zararı, bir kaybı olmaz, aksine tam doğru yapılsa bir kârı olmaz. Bunun için Allahın emrine uyularak yapılan bir ibadet, eksik veya yanlış olsa da, Allahü teâlâ onu tam olarak kabul eder. Emre uyulmadan eksiksiz yapılsa da o ibadet kabul olmaz. Birkaç örnek verelim:
1- Kıbleyi bilmeyen kimse, araştırır, zannına göre karar verdiği yöne doğru kılar. Sonradan yanlış olduğunu anlasa bile namazını iade etmez. Kıbleyi bilmeyen kimse, bilene sormadan veya araştırmadan kıble yönüne doğru namaz kılarsa, kıbleye rastlamış olsa bile namazı kabul olmaz. Demek ki, işin esası, dinin emrine uymaktır.
2- Sabahın iki rekat farzını kılarken (İki mi, bir mi kıldım) diye şüphe eden, bir rekat daha kılsa ve kıldığı üç rekat olsa, namazı sahih olur. Fakat kasten üç rekat kılsa namazı sahih olmaz. Bir kimse de iki kıldım zannıyla bir rekat kılsa, kıldığı namaz sahih olur. Cenab-ı Hak, "Niçin yanlış sandın" demez.
3- Şaban ayının 29 çektiği hesap ile kesin olarak bilinse, gerçekten de 29 olarak çekse, Ramazanın girişini tespit için hilal gözetlense, hilal doğduğu hâlde, hava bulutlu olduğu için görülemese, Şaban 30 gün olarak kabul edilir. Yine bunun gibi, Ramazan ayının 29 çektiği hesap ile kesin olarak bilinse, gerçekte de 29 çekse, hava bulutlu olduğu için Ramazanın 29'unda hilal görülmese, Ramazanı 30'a tamamlamak dinimizin emridir. Hadis-i şerifte, (Hilâli görünce, oruç tutun, tekrar görünce orucu bırakın) buyuruldu.
4- Zekât verilebileceğini soruşturup anlayarak, zekâtını verdikten sonra, bunun zengin olduğu anlaşılsa, zararı olmaz. Yani kabul olur. Zekât verilecek olan kimse, fakirler gibi ise yahut fakir olduğunu söyleyip, zekât istemiş ise, bu kimsenin zekât almaya hakkı olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Buna zekât verince, araştırarak vermiş sayılır.
5- Dinimiz, "helal olduğu kesin bilinenleri yiyin" demiyor, "Haram olduğu bilinmeyenleri yiyin" der. Bilmediğimiz için yediğimiz haram olsa da günah olmaz. Zehir yemek haram olduğu halde, Resulullah efendimiz, bilmediği için Yahudinin zehirli yemeğini yedi, başka bir Yahudinin tereyağlı yemeğini araştırmadan yedi. Bu yağ domuz yağı mı, koyun yağı mı, ekmeğin hamuru şarap ile mi yoğruldu diye sormadı. Temiz mi diye sormadan müşrik kadının su kabından abdest aldı. Eshab-ı kiram da, gayri müslimlerin verdiği suyu içerdi. Halbuki pis, necis olan şeyleri yemek haramdır. Kâfirler ise ekseriya pis olur. Elleri, kapları şaraplı olur. Hayvanı Besmelesiz keserler. Eshab-ı kiram, bunlara rağmen, necis olduğunu kesin bilmedikleri için, vesvese etmez, et, peynir gibi gıdaları alıp yerlerdi.
6- Yaş ayakla necis yerde yürünse, yer kuru ise ayaklar necis olmaz. Elbisenin bir yerine necaset bulaşsa, burayı bulamayıp, zannettiği yeri yıkayan, necaseti temizlemiş kabul edilir. Hatta namazdan sonra necasetli yer meydana çıksa, bir kavle göre kıldığı namazı iade etmesi gerekmez.
Abdest aldıktan sonra, iç çamaşırında yaşlık görüp, idrar mı, su mu diye şüphe eden, abdestten önce çamaşırına su serpmeli, sonra orada bir yaşlık gördüğü zaman "Bu benim serptiğim su" demelidir. Hatta o yaşlık idrar bile olsa, idrar olduğu kesin olarak bilinmediği için yıkamak gerekmez.
7- Cünübün yıkanması farz iken, su yoksa veya su varken kullanılması zararlı ise teyemmüm edilir.

Sabah uykusu ve rızık

Erken kalkanın nasibi gür olur derler. Sabit ücretli de, erken kalksa, nasibi gür olur. Ücretin kendisi değil, bereketi artar. Bereket, az bir şeyden çok faydalanmaktır. Az bir yemek, çok kişiye yetmişse, bereketli olmuş demektir. Çok kazandığı halde, maaşını yetiremeyen, bereketsizliği sebebiyle borçlanır. Sabah erken kalkmak, hayra, berekete sebep olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ya Rabbi, işine erken gidenin çalışmasını bereketli kıl.), (Sabah namazını kıldıktan sonra uyumayın, rızkınızı aramaya çalışın!), (Hak teâlâ rızıkları, fecr ile güneşin doğacağı vakitler arasında verir.), (Sabah uykusu rızka manidir.)
Rızıkların dağılması sabah namazından sonra olur. Manevî rızıkların dağılması ise ikindi namazından sonradır. Bu iki vakitte uyumamaya dikkat etmelidir!
Zaruret olmadan, ikindiden sonra ve sabah namazından işrak vaktine kadar uyumayı âdet haline getirmemeli, ayrıca akşamdan yatsı namazına kadar da uyumamalıdır! Çok uyumak zararlıdır. Çok yiyip içen, istemese de çok uyur. Az yiyip içmek ve az uyumak gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Çok uyumak, insanı ahirette fakir eder.), (Çok yiyip içeni ve çok uyuyanı Allahü teâlâ sevmez.), (Çok uyumak, tembelliktir ve inançta zayıflıktır.), (Yemekten hemen sonra uyuyanın kalbi katılaşır.), (Rızık için çalışmaya erken gidenin işi bereketli olur ve başarı kazanır.) (Sabah uykusu, acizlik, tembellik, gevşeklik ve unutkanlık meydana getirir.), (Sabah namazından sonra, güneş doğana kadar uyumayın!), (Sabah uyumayı adet haline getiren, yan ve bel ağrılarına müptela olur.), (Kaylûle uykusu faydalıdır. Akşam üstü uyumak ahmaklıktır.), (Gündüzün başında uyumak aklı azaltır, ortasında uyumak [kaylûle] enbiya ve evliyanın güzel huylarındandır. Gündüzün sonunda uyumak tembelliktir.)
Hikmet ehli, (Uykuya düşkün olan muradına eremez) buyurmuştur. Genel olarak çok uyumak, çok yiyip içmekten ileri gelir. Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, çok yiyip içene ve çok uyuyana buğzeder.) buyuruldu. Helal rızka kavuşmak isteyen sebeplerine yapışmalıdır! Para kazanmak, malı arttırır. Fakat, rızkı arttırmaz. Rızık, mukadderdir. Yani ezelde ayrılmıştır. Rızık, maaşa, mala, çalışmaya bağlı değildir. Fakat Allah emrettiği için çalışmak gerekir. Çünkü Allahü teâlânın işleri, sebepler altında tecelli eder. Adet-i İlahiye böyledir. Fakat bazen, sebebe yapışıldığı hâlde, iş hasıl olmayabilir. Yahut, sebepsiz de, hasıl olabilir. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Rızkının bol olmasını isteyen, sıla-i rahm etsin!), (Sadaka vermeye devam edenin rızkı artar!), (İstigfara devam eden, ummadığı yerden rızıklanır.), (Namaz kılmak rızkın bereketine sebep olur.), (Hanımı ile [iyi geçinip] şakalaşanın, rızkı artar.)
Bazı şeyler fakirliğe yol açar, rızkın güçlükle gelmesine sebep olur. Mesela tırnağı uzun olanın rızkı meşakkat ile, sıkıntı ile hasıl olur. Bu konudaki hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: (Günah işlemek, rızıktan mahrum olmaya sebep olur.), (Yalan söylemek rızkı azaltır.), (Zina fakirliğe yol açar.), (Rızka kavuşan çok hamd etsin!) Hamdetmek, şükretmek demektir. Şükredilince nimet eksilmez, artar. Allahü teâlâ, Hz. Musa'ya, (Kendine verdiğim nimeti, benden bilip kendinden bilmeyen, nimetlerin şükrünü eda etmiş olur. Rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmeyen ise, nimetin şükrünü eda etmemiş olur.) buyurdu.

Seyyid Sâlih

Osmanlılar zamanında Anadolu'da yetişen evliyânın en büyüklerinden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak onların dünyada ve âhirette saadete, mutluluğa kavuşmalarına vesile olan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen büyük âlim ve evliyâların 32.sidir. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin 11. torunu ve Seyyid Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin kardeşidir. 1865'te Nehrî'de vefât etti.
Seyyid Sâlih, küçük yaşta Kur'an-ı kerim okumayı öğrendi. Kısa zamanda Kur'an-ı kerimi ezberledi. Medreseye giderek tefsir, hadis, fıkıh gibi zâhirî ilimlerle, zamanın fen ve edebiyat bilgilerini öğrenerek büyük bir âlim oldu. Tasavvufta da yetişerek, kalb ilimlerinde marifet sahibi olmak için, ağabeyi Seyyid Tâhâ-i Hakkârî'nin sohbetiyle şereflendi. Senelerce ona hizmet etti. Mübarek teveccühlerine kavuştu. Evliyalıkta çok yükseldi. Hocasından icazet alınca, talebe yetiştirmeye başladı.
Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mubahların fazlasını terk ederdi. Ekseri günleri oruçlu geçerdi. Gecelerini ibâdetle ihya eder, uykusunu öğleye yakın kaylule yaparak alır, hem de sünnet-i şerife uyardı. Çok merhametli olup, hiç kimseyi incitmezdi. İnsanların cehenneme gitmemeleri için elinden gelen gayreti gösterir, Allahü teâlânın emirlerini bildirir, yasaklarından kaçınmalarını sağlardı. Gayr-i müslimlere de iyilik yapardı. Herkes tarafından sevilirdi.
Mübarek alınlarında nur parlardı. Onu gören, Allahü teâlânın sevgili bir kulu olduğunu hemen anlar, hürmette kusur etmemeye çalışırdı. Bir gece, hırsızın biri onun evini soymaya karar verdi. O gece Ay çıkmamıştı, zifiri karanlıktı. Hırsız, bahçe duvarından içeri atladı. Fakat o anda bahçenin birdenbire gündüz gibi aydınlandığını gördü. Hayret etti. Görürler korkusuyla hemen dışarı çıktı. Ortalık yine karanlık oldu. "Bu defa aydınlık olmaz." düşüncesiyle tekrar bahçeye girdi. Ortalık bir anda yine aydınlandı. Yine çıktı, tekrar girdi. Nihayet evin penceresine baktığında, Seyyid Sâlih hazretlerini gördü. Hırsıza; "Buyurun, ne isterseniz vereyim." buyurdu. Hırsız onun güneş gibi parlayan mübarek yüzünü görüp, tatlı sözünü işitince hayran kaldı. Bahçeye girince meydana gelen aydınlığın onun nûru olduğunu anlayıp, yaptığına pişman oldu. Huzuruna varıp tövbe etti. Talebelerinden oldu.
Seyyid Tâhâ hazretlerinin oğlu Ubeydullah; babasının yerine geçen amcası Seyyid Sâlih hazretlerine talebe olmayıp, diğer halifesi Seyyid Fehîm hazretlerine tâbi olmak istedi. Fehîm Arvâsî ise ona; "Muhterem babanız, yerine Seyyid Sâlihi tâyin ettiler. Bu sebeple siz de, biz de onun sohbetine gidip, ona tâbi olmamız lâzımdır." buyurdu. Buna rağmen Ubeydullah, buna itiraz eyledi. Bunun üzerine Fehîm Arvâsî; "Mübârek hocamızın kabr-i şerîfine gidelim ve soralım. Ne buyururlarsa yapacak mısın?" buyurdu. O da; "Yaparım." dedi. Gittiler. Kabristana girişte ayakkabılarını çıkarıp, kabrin yanına varınca, Tâhâ-i Hakkârî hazretlerinin; "Fehîm! Ubeydullah'ı, kardeşim Sâlih'e götür." buyurduğunu işittiler. Ubeydullah, babasının bu emrine uyarak, süratle amcasının huzuruna koştu. Amcası kendisine sarıldı ve sıktı. O anda Ubeydullah'a o kadar muhabbet geçti ki, Ubeydullah'da meydana gelen bu muhabbet ateşinden, amcası; "Ubeydullahın sarılması ile sanki kemiklerim birbirine geçti." buyurdu.
Hastalanınca, talebelerini toplayarak helâlleşti, vasiyetini bildirdi. "Kabrimi Seyyid Tâhâ hazretlerinin kabr-i şerîfinin ayak ucuna kazınız. Edebi gözetip kabirde de mübârek ayakları başımın üstüne gelecek şekilde olmasını sağlayın. Bizden sonra Seyyid Fehîm'e tâbi olun." buyurdu. Vefat edince, vasiyetini aynen yaptılar.

Sünnetleri kılarken niyet

İki gündür, Halebi, Reddülmuhtar, Uyunulbesair... gibi muteber eserlerden naklederek, bir iş yaparken birkaç niyetin önemini bildirdim. Bugün de niyetin nasıl yapılacağını ayrı ayrı bildiriyorum.
Kuşluk vakti abdest alan kimse, hem kuşluk namazına, hem sübha namazına, hem de bir kaza namazına niyet edebilir. Eğer bu namazı camide kılmışsa, tehiyyyetülmescid namazına da niyet edebilir. Yolculuğa da çıkacaksa, tehiyyetülmenzil namazına da niyet edebilir. [Abdest aldıktan sonra, abdeste şükür için kılınan namaza sübha namazı denir. Camiye girince, kerahat vakti değilse kılınan namaza tehiyyyetülmescid namazı denir.]
Kaza namazlarını kılıp bir an önce farz borcundan kurtulmak lazımdır. Fırsat buldukça kaza namazı kılmalıdır. Hesabın kolay olması için, sünnetleri kılarken kazaya da niyet edilirse ve aşağıda bildirildiği gibi kılınırsa, bir günlük kaza namazı kılınmış olur.
Sabah namazının sünnetine vacib diyen âlimler de olduğu için sabah namazının sünnetine sünnet diye niyet etmelidir.
Öğle namazının ilk dört rekat sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış öğle namazının farzını ve öğlenin ilk sünnetini kılmaya) diye niyet edilir. Aynen farz gibi kılınır. Son iki rekatta zamm-ı sure okunsa da olur, okunmasa da olur. Çünkü dört rekatlı farz namazların son iki rekatinde zamm-ı sure okumakta mahzur yoktur.
Öğle namazının son sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış sabah namazının farzını ve öğlenin son sünnetini kılmaya) diye niyet edilir.
İkindi namazının sünnetini kılarken de, (İlk kazaya kalmış ikindi namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya) diye niyet edilir.
Akşam namazının sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış akşam namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya) diye niyet edilir ve üç rekat kılınır. Üç rekat nafile olmadığı için, böyle niyet uygun olmaz sananlar var. Peygamber efendimiz, akşamın farzından sonra 2, 4, 6 rekat sünnet kılmıştır. Bir kimse de akşamın farzından sonra herhangi bir namaz kılarsa, bu sünneti yerine getirmiş olur.
Yatsı namazının ilk sünnetini kılarken, (İlk kazaya kalmış yatsı namazının farzını ve vaktin sünnetini kılmaya) diye niyet edilir.
Yatsının son sünnetini kılarken de (İlk kazaya kalmış vitir vacibi kılmaya) diye niyet ederek üç rekat vitir namazı kılınır. Burada da farzdan sonra, bir namaz kılındığı için sünnet yerine gelmiş olur.
Böylece bir günlük kaza namazı kılınmış olur, sünnetler de terkedilmiş olmaz. Bir kişi, böyle kaza kılarken vaktin sünnetine diye niyet etmese de yine sünneti terk etmiş olmaz. Çünkü sünnet, vaktin farzından başka bir namaz kılmak demektir. (N. Fıkhıyye)
Kaza namazı her zaman kılınır. Sadece akşama 45 dakika kala, güneş doğduktan sonra 50 dk geçinceye kadar ve öğleye 20 dk kalınca kaza kılınmaz. Bunun haricinde her zaman kaza kılınır.
Kuşluk, evvabin, teheccüd gibi nafile namazları kılarken de aynı şekilde niyet edilir. Mesela gece kalkan kimse, abdest aldıktan sonra, (İlk kazaya kalan öğle namazının farzını ve teheccüt namazı ve sübha namazı kılmaya) diye niyet edebilir. Yalnız öğle namazını değil, istediği namazın kazasını yapabilir. Kaza kılarken ikamet okumak sünnettir.

Sünnet kılarken kazaya niyet

Allahın beğendiği işlere taat denir. Güzel niyetlerle taatın sevabı artar. Camide oturmak taattır. Caminin Allahü teâlânın evi olduğunu düşünerek giren kimse, Allahü teâlânın evini ziyarete de niyet ederse, sevabı daha çok olur. Namaz kılmayı beklemek için, camide itikaf edip ahireti düşünmek için, vaaz dinlemek için de niyet ederse, her niyeti için ayrı sevaba kavuşur. Bunun gibi, bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, camiye saygı için, camideki Müslümanları incitmemek için, temiz olmak, sıhhatli olmak için, İslâmın şerefini korumak için niyet edince, her niyeti için ayrı sevab kazanır. İbni Abidin hazretleri buyuruyor ki: (Farz ve vacip olmayan namazlar nafiledir. Mescide, camiye girince, oturmadan önce, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Buna tehıyyetülmescid namazı denir. Camiye girince, farz veya başka namaz kılmak, tehıyyetülmescid namazı yerine geçer. Başka namaz kılarken tehıyyetülmescid için de ayrıca niyet etmek gerekmez. Fakat tehıyyetülmescid sevabına da kavuşabilmek için buna da ayrıca niyet etmeli.) [R. Muhtar s. 710]
Sünnetleri kılarken kazaya da niyet etmeli, böylece hem kaza ödenmiş, hem de sünnet kılınmış olur. (Necat-ül müminin, İslâm Ahlâkı)
Sünnetleri kılarken kaza namazına da niyet etmek gerektiği Trablus Fetva emini Ramiz-ül-mülk'ün, Eşşihab'daki fetvasında da bildirilmektedir. Tatarhaniyye'de, (Sünnet kılarken kaza namazına da niyet etmek daha iyidir) deniyor. (Uyun-ül-besair s.103)
Bir kimse, hangisi ilk ve son sünnet olduğunu bilmeden yıllarca namaz kılsa, fakat, hepsini, farz diye niyet ederek kılsa, kabul olur. Çünkü, sünnetlere, farz diye niyet edilirse, sünnet kabul olur. İlk kıldığı farz, sonra kıldıkları sünnet olur. (Fetava-i kübra)
Yalnız namaza niyet edilerek kılınan sünnet sahih olur. Çünkü, beş vakit namazın sünneti demek, Peygamberimizin kıldığı namaz demektir. Bu namazlara sünnet ismi sonradan verilmiştir. Resulullah, beş vakit namazın sünnetlerini kılarken, (Allah rızası için namaz kılmaya) derdi. (Sünnet) diye niyet etmezdi. Her vakit içinde böyle kılınan her namaz, sünnet ismi verilen namaz olur. (Halebi-yi kebir)
Öğlenin farzına dururken, hem farza, hem de vaktin sünnetine niyet edilmez. Edilirse, iki İmama göre, yalnız farz kılınmış olur. Fakat camiye girince kılınan herhangi bir namaz, tehıyyetülmescid yerine de geçtiği için, farz kılarken tehıyyetülmescid olarak da, ayrıca niyet etmek, bütün imamlara göre de caiz olur. Yalnız farza niyet edince de, iki namaz birlikte kılınmış olur. (İbni Abidin)
Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terk etmiş olmaz. Fakat niyetin sevabına kavuşmak için, kazayı kılarken, sünneti kılmaya da niyet etmelidir. (Eşbah)
Nafile kılmak isteyen, önce namaz kılmayı adamalı; sonra nafile yerine, bu adak namazı kılmalı. Sünnet namazları nezr ettikten sonra kılan, bu sünnetleri kılmış olur. (Dürr-ül-muhtar)
İbni Abidin hazretleri burayı açıklarken, (Nezr edilen namazı kılmak vacip olduğu için, vacip sevabı hasıl olur. Sünnet yerine, nezr olunan namaz kılınınca, sünnet de kılınmış olur) buyuruyor. Sünnetleri önceden nezr edip de, nezr olarak kılmak daha iyi olduğu Halebi'de de yazılıdır. Böylece, hem vacip sevabı kazanır, hem de sünnet kılmış olur. Kulun, kendine vacip ettiği namazı kılması ile, sünnet terk edilmiş olmayınca, Allahü teâlânın farz ettiği kaza namazı kılınınca, sünnet elbette terk edilmiş olmaz.

Sünnet ve kazayı beraber kılmak

Namaz, ancak şu özürlerle kazaya bırakılabilir: Savaşta, düşman karşısında oturarak ve kıbleden başka tarafa dönerek bile namaz kılamazsa, seferde; sel, yırtıcı hayvan, eşkıya, anarşist gibi bir tehlike varsa, namazı oturarak veya hayvan üzerinde ima ile de kılmak mümkün değilse, annenin veya çocuğunun telef olacağı zaman ebenin ve acil ameliyatlarda doktorun müdahalesi esnasında kazaya bırakmak ve uyku, unutmak gibi bir özürle namazı fevt etmek günah olmaz. (Dürr-ül Muhtar)
Bütün fıkıh kitaplarında, faite [kaçırılmış namaz] deniyor. Çünkü, bir Müslüman namazlarını terk etmez. Ancak meşru bir özür ile kaçırabilir ve kaçırılan namaz sayısı az olur. Bugün terkedilmiş namaz sayısı çoktur. Bir özür ile kaçırılmış namaz ile özürsüz, kasten terkedilmiş namazın hükmü aynı değildir. Namazları, bir özürle fevt ederek kazaya bırakmak günah olmadığı için, bunların kazalarını, sünneti ve diğer nafileleri kılacak kadar geciktirmek de günah olmaz.
Fevt olmuş namazların kazalarını kılmak, nafile kılmaktan daha iyi ise de, 5 vakit namazın sünnetlerini ve hadis-i şerifte bildirilen Duha, Tesbih, Tehıyyetülmescid gibi nafile namazları kılmak daha iyidir. (R. Muhtar, Halebi, Hindiyye)
Terkedilmiş namazın hükmü ise şöyledir: Büyük âlim İbni Nüceym'e soruldu ki, kaza namazı olan kimse, sünnetleri kılarken kazaya niyet ederek kılsa, sünnetleri terk etmiş olur mu? Cevabında, (Sünnetleri terk etmiş olmaz. Çünkü sünnetleri kılmaktan maksat, o vakit içinde farzdan başka bir namaz daha kılmaktır. Kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş olur.) [Nevadir-i fıkhiyye]
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kaza namazı olanın, kıldığı nafile namaz kabul olmaz.) [Dürret-ül-fahire], (Herkes nafile ile meşgul iken sen farzları tamamla!) [Miftah-ün-necat], (Farz namaz borcu olanın nafile kılması, doğurmak üzere olan hamileye benzer. Doğumu yaklaşmışken, çocuğu düşürür. Artık bu kadına, hamile de, ana da denmez. Farz namazlarını ödemeyenin, nafile namazları kabul olmaz.) [Fütuh-ul-gayb] Hanefi mezhebi hadis âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi, (Bu hadis-i şerife göre, farz borcu olanların, sünnetleri de kabul olmaz) buyurdu.
Farz borcu varken sünnet kılmak ahmaklıktır. Kazası olanın sünnet kılması, alacaklıya, borçlunun hediye götürmesine benzer ki, elbette kabul olmaz. Mümin, bir tüccara benzer, farzlar sermayesi, nafileler ise kazancıdır. Sermaye kurtarılmadan kâr olmaz. (Fütuh-ul-gayb)
Yolculuğa çıkarken iki rekat namaz kıl. Kazan varsa kaza kıl. Çünkü kaza borcu varken, nafile kılmak ahmaklıktır. (Hamza Efendi Bey ve Şira risalesi şerhi)
Farzın yanında nafileler kıymetsizdir. Sünnetlerin farzlar yanındaki kıymeti de, deniz yanında bir damla su gibi bile değildir. (Mektubat-ı Rabbani m. 29, 260)
Dört mezhepte fıkıh mütehassısı olan S. Abdülhakim Arvasi efendi buyurdu ki: (Yıllarca kaza borcu olan kimsenin, sünnetleri kılarken, kazaya niyet ederek kılması dört mezhebde de lazımdır.)
Allahü teâlâ, (Bana farzla yaklaşılır), Resulü de, (Kaza borcu olanın nafilesi kabul olmaz) buyururken, âlimler de, (Kazası olanın, sünnet ve nafile kılması ahmaklıktır), (Sünnetler farzın yanında denizde damla değildir) derken, bir özürle kaçırılan namazla, kasten kılınmayan namazı aynı kefeye koyup, Allahın emri olan farz yerine nafile kıldırmak çok yanlıştır. Ömründe hiç nafile kılmayana, ahirette ceza verilmez. Ama bir farzı terkin cezası çok büyüktür. (Düşman karşısında, bir farz namazı kılmak mümkün iken, terk etmenin cezası, 700 büyük günaha bedeldir) [Cami-ül-fetava]

Allaha yapılan iftira!..

Bazı esnaf dükkanlarında şu ifadelere rastlarsınız: Allahü zülcelalin beşeriyete hitabı: Dost istersen Allah yeter, mürşit istersen Kur'an yeter, delil istersen Muhammed yeter, meşgale istersen ibadet yeter, zenginlik istersen kanaat yeter, şeref istersen İslamiyet yeter, ibret istersen ölüm yeter, düşman istersen nefsin yeter, bunlar da yetmezse, cehennem yeter.
Bu ifadeleri -hâşâ- Allah söyledi deniyor. Allahın sözleri, ya Kur'an-ı kerimde, ya hadis-i kudside olur. Olmadığına göre Allaha bir iftiradır, din istismarıdır, para için yazılmıştır. Burada doğru ve yanlış ifadeler var. Hepsi doğru olsa bile, Allah adına yalan söylenmiş olur. Kendim yazdım dese idi, biraz daha az hata olurdu.
Dost istersen Allah yeter: Bu söz dine aykırı değildir. Kur'an-ı kerimde (Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allahü teâlânın dostluğunu bırakmış olurlar.) buyuruluyor. Buradan mü'minleri dost edinmek de, Allahın dostluğuna zıt değildir.
Mürşit istersen Kur'an yeter: Çok yanlış bir sözdür. Bu sözü daha çok mezhepsizler, tasavvuf düşmanları söylüyor. Tarihte birçok evliya, ulema gelip geçmiştir. Hiçbiri, mürşid edindiğin zatı bırak dememiştir. Her büyük zatın bir hocası olmuştur.
Delil istersen Muhammed yeter: Bu söz de çok yanlıştır. Dinimizde delil, sadece Peygamber efendimizin sözleri değildir. Dinimizde delil dört tanedir: Kur'an-ı kerim, Sünnet-i seniyye, İcma-i ümmet ve kıyas-ı fukahadır. Bunların birisini inkâr eden sapık olur.
Meşgale istersen ibadet yeter: Bu söz de eksiktir. Buradan sanki hep ibadetle meşgul ol, rızık için çalışma anlamı çıkarılabilir. Çalışmak da ibadettir. Meşgale isteyenin çalışması gerekir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (En güzel rızık, helale, harama dikkat edilerek alın teri ile kazanılandır.), (Çalışıp kazanmak her Müslümana farzdır.), (İbadet on kısımdır, dokuzu çalışıp helal kazanmaktır.), (Cihad, sadece kılıç sallamak değildir. Ana babaya, evlada bakmak, kimseye muhtaç olmamak için çalışmak da cihaddır. Çalışıp kimseye yük olmayan mücahiddir.)
Zenginlik istersen kanaat yeter: Bu söz doğrudur. Kanaat gibi zenginlik olmaz. Çünkü hadis-i şerifte (Zenginlik, mal çokluğu değil, gönül zenginliğidir.) buyurulmuştur.
Şeref istersen İslamiyet yeter: Bu söz de doğrudur. Müslüman olmaktan büyük şeref yoktur. Müslüman için şeref; İslamın güzel ahlâkına sahip olmaktır. Paramızı bu uğurda harcamak şereftir. Hadis-i şerifte, (Şerefinizi, mallarınızla koruyun) buyurulmuştur.
İbret istersen ölüm yeter: Bu söz de güzeldir. Çünkü hadis-i şerifte, (İnsana vaiz, nasihatçi olarak ölüm yeter.) buyuruluyor. Her gün iki melek şöyle der: Ey insanlar, ölmek için doğdunuz, yaptıklarınız harap olur, mallarınız düşmana kalabilir. Bunların hesabı sizden sorulur.
Düşman istersen nefsin yeter: Bu söz de eksiktir. Düşman sadece nefis değildir. Şeytanı da düşman bilmek gerekir. Allahü teala, (Şeytan size düşmandır. Onu düşman edinin) buyuruyor. Kötü arkadaş da en şiddetli düşmandır.
Bunlar da yetmezse, cehennem yeter: Bu sözü de Allaha mal etmemeli. Allahü teala, (Rahmetimden ümidinizi kesmeyin, bütün günahları affederim.) buyurdu. Hadisi şeriflerde de (Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, tövbe edince, Allahü teâlâ tövbenizi kabul eder.), (Allahın Rab, benim de peygamber olduğuma yakînen inanana, cehennem haram olur.) buyuruldu.

Misyonerin hurafeler zinciri

Dün bir misyonerin uydurduğu hikâyenin özetini yayınlamıştım. Misyoner, sanki Müslümanlıkta; zina, içki, uyuşturucu kullanmak helal da, Hıristiyanlıkta haram gibi ve Hırıstiyanlar ahlaklı, Müslümanlar ahlaksız gibi bir intiba [izlenim] vermeye çalışıyor. İçkinin, uyuşturucunun haram olduğu, hangi İncilde yazıyor ki? Aksine helal olduğu yazılı. İsa imanlısı olan sanki içki gibi kötü alışkanlıkları olmazmış. İncilde gerçekler varmış, ne gerçeği ise? Tek gerçek var, dört İncil birbirini tutmaz. İncillerin yazarları insandır.
Papaz, Kur’an-ı kerimle İncilleri mukayese etmeye cüret ediyor. İnciller sevgiden söz edermiş. Asıl sevgiden bahseden Kur’an-ı kerimdir:
(Allah, sabredenleri, iyilik edenleri, adalet edenleri sever.) [A. İmran 146, Bekara 195, Maide 42]
(Allah onları sever, onlar da Allahı sever.) [Maide 54]
Hıristiyanlıkta üç tanrı var: Baba tanrı, oğul tanrı ve ruh tanrı. Üç tane tanrı mı olur denince, üçü bir diyorlar. Üçlü birlik diyorlar. Nasıl oluyor denince, 1+1+1=3 demek yanlış olur, doğrusu 1x1x1=1 diyorlar. Bre papaz, ne diye üç tane biri çarpıyorsun, o zaman 100 tane biri de birbiri ile çarparsan yine bir çıkar. O zaman yüz tane tanrı demek de sana göre doğru olur.
Kur’an-ı kerimde (Kimse kimsenin günahını çekmez) buyuruluyor. (Enam 164) Fakat Hz. İsa, günahkârların günahını affettirmek gayesiyle fidye için çarmıhta öldürülmesini istemiş! Burada sayısız yanlışlıklar var. Bir defa Hıristiyanların tanrısı ne kadar vicdansız, suçsuz oğlunu, suçlular için öldürüyor. İkincisi ne diye öldürmeye gerek duyar ki, affettim dese ne olur sanki? Kanunu başkası mı koydu da tanrıları buna uymaya mecbur olsun? Hz. İsa eski günahkârlar için ölmüş ise, ondan sonra doğan günahkârların günahı için ne diye bir daha gelip çarmıha gerilmiyor? Bir kere ölmek yetiyor mu? Bizim için ölmüşse, ne diye hâlâ bizden günah çıkarılmaya çalışılıyor? Hıristiyanların tanrıları insanların günahlarını bilmiyorlar mı da, günah itiraf etme mecburiyeti getiriyorlar? Bu itiraf mecburiyeti hangi İncilde yazıyor? Böyle bir şey yok. Papazlar Kilisenin değeri artsın diye böyle saçma sapan şeyler uydurmuşlar.
Sonra yeni doğan çocuklar, masumlar niye Hıristiyanlarca günahkâr doğuyor da, Hz. İsa’nın kurban edilmesi gerekiyor? Yeni doğan çocuk ne günahı işledi? Madem günahkâr doğuyor, gider papaza, (Papaz efendi benim ve çocuğumun günahını çıkar) denir, o da şaraplı su ile vaftiz edince günahsız olur. Ne diye Hz. İsa’yı öldürüyorlar? Sonra ne diye Allahın bir oğlu var? Kızı falan yok? Karısı kim? Oğula neden ihtiyaç duymuş? Hıristiyanlara göre gökte oğlu İsa ile oturuyormuş? Onlar tanrılarını et kemik olarak gördükleri için söylüyorum, tanrıları orada bir şey yiyip içmeden nasıl yaşar ki? Yahudiler duyarsa gidip onların tanrılarını öldürürler.
Misyonerin kahramanı, oğul tanrı dediği İsa’dan iki ay mühlet istiyor. Tanrı iki ayda ne yapacak? Kur’an-ı kerimde (Ol deyince oluverir) buyuruluyor. İki aya ne hacet var? Eğer Hıristiyanlık onu kötü alışkanlıklardan kurtarırsa, ömür boyu Hıristiyanlığa boyun eğecekmiş. Hıristiyanlığın ne kanunları var da, ona boyun eğecek? İçki içmeyin, namaz kılın, zekat verin, hacca gidin gibi bir emirleri mi var? Adam öldürenin cezası bu, hırsızlık edenin cezası şu diye bir hüküm mü var? İnciller ortada öyle bir hüküm yok. Hıristiyanlıkta hangi kural var? Bir hukuk, bir ceza sistemi mi var? Varsa; ne diye Hıristiyan ülkeler, onun emrine göre değil de, beşeri sistemlerle idare ediliyorlar? Ne tarafından bakarsanız bakın, Hıristiyanlık birer saçma hurafeler zinciridir.

Misyonerin uydurduğu hikâye

Bir misyoner, uydurduğu hikayede, meşhur bir Kur’an hocasının oğlunu ve torununu Hıristiyan yapıyor. Bir Hıristiyan, hocanın oğluna incillerden birini veriyor. Ona, “Kur’an beni kurtarmadı, değiştirilmiş İncil beni nasıl kurtarabilir ki?” dedirtiyor. Ama yine de okutuyor. İnciller sevgiden söz ediyormuş, günahlardan da temizliyormuş. (Ey İsa, sen benim rabbimsin) demiş. İsa, hocanın oğlunun hayatını değiştirmiş, bütün kötü alışkanlıklarını bıraktırmış.
Hocanın oğlu, Hıristiyan olunca hiç kimse ona iş vermemiş. İsa’nın kendisini nasıl kurtardığını anlatınca, vahşi Müslümanlar ona hücum etmiş, polis onu tutuklamış. Karakolda, İncilleri komisere açıklamış. Komiser incillerdeki gerçekleri öğrenince, onu serbest bırakmış.
Hocanın torunu esrar satıyormuş, kazandığı bütün parasını sekse ve kumara veriyormuş. Hıristiyan arkadaşını da birçok kere, seks filmlerine, içki içmeye veya kumara gitmeye çağırmışsa da, gitmemiş. Hıristiyana, “Sen neden böyle iyisin” demiş, o da, ben İsa imanlısıyım demiş. Hıristiyan buna bir İncil vermiş, günahı ve İsa’nın haçta bu torun için nasıl öldüğünü anlatmış. Toruna şunları söylettiriyor:
İsa, Tanrı ve ruhun, nasıl bir olduğunu anlayamadım. Tanrı, İsa ve Kutsal ruh düşüncesi çok karışıktı. Ama o, üçlü birliği açıkladı. Ben inciller değişmiş sanırdım. Ama bu doğru değilmiş. Bir gece Yuhanna İncilini okuyordum ve İsa’nın haçta nasıl öldüğünü ve acı içerisinde nasıl kıvrandığını okudum. İşte o an günahkâr olduğumu anladım ve ağladım. Hıristiyanlığın doğruluğunu öğrenmek için, “Ey İsa gerçekten Kurtarıcı isen, gerçek tanrı isen hayatımı değiştir. Sigara, içki, kumar, kötü kadınlara ve kötü filmlere gitmek istemiyorum. İncillere boyun eğmek için, İsa sana iki aylık bir zaman tanıyorum” dedim. Bu iki ay içinde beni değiştirebilirse, ömür boyu Ona boyun eğecektim.
Sigarayı, içkiyi bıraktım ve diğer bütün kötü alışkanlıklarım sona erdi. İsa gerçekten hayatımı değiştirdi. Halbuki Müslüman iken, Allaha yalvarmıştım da hiç faydası olmamıştı. İsa beni kurtardı. İsa’nın benim için haçta öldüğünü anladım. Beni kötü yerlere götürmek üzere gelen eski arkadaşlarıma “babam izin vermez” dedim. Baban kim dediler, “Tanrı İsa” dedim.
Bir gün biri, beni bıçakladı, ölmek üzere idim, “Ey rab İsa, ölmek istemiyorum, fakir ailem ne yapacak? Duy beni İsa ve onlar için beni kurtar” deyince, bir mucize olarak kurtuldum. Rabbim İsa, beni önce günahlardan temizledi, şimdi de hayatımı kurtardı.
Altı yıldır görmediğim eski bir arkadaşımın hanımının içine şeytan girmiş, hanımı delirmiş. Ona, İsa’nın kör, topal, felçlileri iyileştirdiğinden ve birçok insandan şeytan çıkardığından da bahsettim. Beni çok sevdiğini, ancak İsa’ya güvenemeyeceğini belirtti. Kur’anın en iyi kitap olduğuna inanıyordu. Kur’an hocaları yardım edemezse, İsa, karısı için ne yapabilecekti? Ona okuması için İncil’i verdim. Bir ay sonra İncil’i okumuş, ama o da, Tanrı, Tanrının Oğlu ve Kutsal Ruh üçlüsünün birliğini anlayamamıştı. “Tanrının nasıl İsa olduğunu anlamadım” diyordu. Hemen ona İsa’nın haçta neden öldüğünü açıkladım. Arkadaşıma, “İsa karımı iyileştir” de, dedim. Arkadaşım Rabla konuşmuş. Ona, (Ey İsa Tanrı isen, karımı iyileştir) demiş. Bir hafta sonra karısı iyileşmiş. Arkadaşım günahlarını İsa’ya itiraf etmiş. Çünkü o, günahlarımızın kefareti olarak çarmıhta, acılar çekerek canını verdi. (Cevabı yarın)

İmansız ölmemek için

İmansız ölmeye sebep olan şeyler çoktur. Haramları işlemek ve farzları yapmamak, imansız ölmeye sebep olur. Bunlardan bazısı şöyledir:
1- İmansız ölmekten korkmamak ve Müslümanlığı öğrenmemek. [İmansız ölebilirim diye çok korkarak, dinimizi iyice öğrenip tatbik etmeye çalışmalı. İman ile ölmek için, her gün duâ etmeli.]
2- Bid’at ehli yani itikadı bozuk olmak. [Önce itikadı düzeltmek gerekir. İtikat düzgün değilse, yapılan ibadetlerin, kılınan namazların, tutulan oruçların hiç kıymeti olmaz.]
3- Namaza önem vermemek, vaktinde kılmamak. Namazı çoluk çocuğa öğretmeye önem vermemek.
4- İnsanlara ve hayvanlara eziyet etmek, kalb kırmak. [Eziyet; sıkıntı vermek, zulmetmek demektir. Kâfir olsa da eziyet etmemeli, kalbini kırmamalı.]
5- Müslüman olduğuna şükretmemek. İyilik edene teşekkür etmemek. [Allaha şükretmek demek, İslamiyete uymak demektir. Uymayan şükretmemiş olur.]
6- Müslüman ana babanın dine uygun olan emirlerini yapmamak, asi olmak.
7- Kibirlenmek, ilim ve ibadeti ile kendini üstün görmek. [Kibirli, başkalarını beğenmez. Cennetlik olduğumuzu bilmeden kendimizi beğenmemizin ne önemi vardır? Kibirlenmek kötüdür. Hadis-i şerifte, (Kalbinde zerre kadar kibir olan, Cennete giremez.) buyuruldu.
8- Büyük günahlara, mesela içkiye, zinaya, faize, yalana, hırsızlığa, namahreme bakmaya, müzik dinlemeye, gıybete, söz taşımaya devam etmek, bunlara tövbe etmemek.
9- Günahını küçük görmek, küçük günahı işlemeye devam etmek.
10- Haramı haram, helâli helâl bilmemek.
11- Allahın rahmetinden ümit kesmek [ben cehennemliğim demek], azabından korkmamak [ben cennetliğim demek]
12- Allahü teâlânın sevdiklerini sevmemek; sevmediklerini sevmek.
13- Fuhuş söz söylemek, fuhşu yaymak, tuvaletteki pisliği adı ile söylemek.
14- Salih olan mahrem akrabayı ziyaret etmemek.
15- Doğru olsa da çok yemin etmek.
16- Haset etmek, Müslümanları çekememek.
17- Tecrübe etmeden bir kimseye iyi demek.
18- Din âlimlerinden uzak durmak, dinini öğrenmemek.
19- Dünya işleri için, çok sinirlenmek.
20- Falcıya, fala inanmak.
21- Müslümana üç günden fazla kin tutmak.
22- Karısının, kızının ve nasihat vermek hakkına sahip olduğu kadınların açık giyinerek sokağa çıkmasına ve kötülerle görüşmesine râzı olmak.
23- Para, rütbe ve şöhrete düşkün olmak.

Ezana hürmet etmek

Ezanı sünnete uygun okumamak ve sünnete uygun okunan ezana saygı göstermemek, imansız ölmeye sebep olur. Ezan okunurken işi bırakmak iyi olur. Çünkü hadis-i şerifte, (Ezan okunurken iş yapmak dinde noksanlıktır.) buyuruluyor. Ezan okunurken yapılan alış-veriş helâldir, fakat mekruhtur. Yani sünnete uygun okunan ezana hürmet edilmezse, mekruh işlenmiş olur.
Demircilik yapan Ebu Hafs Haddad hazretleri, her ne zaman ezanı işitse, çekici yukarı kaldırmış ise, aşağıya indirmez, aşağıda ise, yukarı kaldırmazdı. Konuşuyorsa, susar ezanı dinlerdi. Vefat edip cenazesi götürülürken ezan okunmaya başladı. Cenazeyi götürenler, ne kadar gayret ettilerse de, tabutu bir adım yerinden oynatamadılar. Ezan bittikten sonra, ancak cenazeyi götürmek mümkün oldu.
Ezana hürmet etmek, harflerini değiştirmeden, teganni etmeden, minareye çıkıp, sünnet üzere okumakla olur. Hadis-i şerifte, (Müezzin, kendisi ile namaz kılanların sevabı kadar sevap alır. Onların sevabından da bir şey eksilmez.) buyuruldu.
Ezanı duyanın, yavaşça tekrar etmesi sünnettir. Tekrar ederken, (Hayye ala)’larda, (La havle ve la kuvvete illa billah) denir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Müezzinin söylediğini tekrar edene, onun sevabı kadar kendisine sevap verilir.)
(Ezanı tekrar edene, kıyamette şefaatim vacip olur.)
(Ezanı siz de tekrar edip salevat getirin. Bir salevat getirene on sevap verilir.)
Ezan okunurken, Resulullah efendimizin ismini işiten, iki elin baş parmaklarını, gözlerinin üstüne koyarak, (İki gözümün nurusun sen ya Resulallah) der. Hadis-i şerifte, (Salihlerin anıldığı yere rahmet iner) buyuruldu. Peygamber aleyhisselam ise, salihlerin ve bütün peygamberlerin en üstünüdür. Onun ismi anılınca, Allahü teâlâ rahmet eder. Rahmet inince, yapılan duâ kabul olur. Ezan okunurken, (Seninle, gözüm nurlanır, kalbim sevinir ya Resulallah) demek, iki cihan saadeti için duâdır.
Hz. Ebu Bekr-i Sıddık, ezan okunurken, Resulullahın ismini işitince, iki baş parmağının tırnağını öpüp gözlerine sürdü. Peygamber efendimiz, (Niye böyle yaptın?) buyurunca, (Ya Resulallah, senin mübarek isminle bereketlenmek için) dedi. Peygamber efendimiz, (Güzel yaptın. Böyle yapan göz ağrısı çekmez) buyurdu. Tırnakları göze koyunca, (Allahümmahfaz ayneyye ve nevvirhüma) demeli.
İkamet okunurken böyle yapılmaz, yani tırnaklar öpülüp göze sürülmez.
Ezan kıbleye karşı okunur. Hayyealessalah derken sadece yüzü sağa, hayyealelfelah derken yüzü sola döndürmek sünnettir. Vücut döndürülmez. Minarede ise dönerek okunur.
Ezanı uzatarak okumalı. Hadis-i şerifte (Ezanı uzatarak, ikameti ise kısa okuyun!) buyuruldu.
İkamet okunurken, ezanda olduğu gibi tekrar etmek, sünnet değil, müstehabdır.
Cuma günü cami içinde okunan ezan hariç, ezanı cami içinde okumak, oturarak okumak ve sesini takatinden fazla yükseltmek ve kıbleye karşı okumamak mekruhtur. Dinimize uygun okunan ezanı işitince, hürmetle dinleyip ezandan sonra şu duâyı okumalıdır: (Allahümme rabbe hazihiddavetittammeti vessalatil kaimeti ati Muhammedenil vesilete vel fadilete veddereceterrefiate vebashu mekamen mahmudenillezi vaadtehü inneke la tuhlifül miad.)

Asr-ı sani ne demek?

Asr-ı sani, ikinci ikindi demektir. Asr-ı evvel birinci ikindi demektir. Öğle namazının vakti, İmameyn’e [Yani İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed’e] göre, asr-ı evvele kadardır. Yani her şeyin gölgesi, öğle namazının evvel vaktindeki uzunluğundan, kendi boyu miktarı uzayıncaya kadardır. [Mesela 100 cm olan bir çubuğun gölgesi öğle vaktinin evvelinde 10 cm ise, bu gölge 110 cm olunca öğle vakti bitmiş olur.] Bugün ikindi ezanları bu kavle göre okunmaktadır. İmam-ı a’zam hazretlerine göre ise, öğlenin vakti asr-ı saniye kadardır. Yani her şeyin gölgesi boyunun iki misli uzayıncaya kadar devam eder. [Yani yukarıda bildirilen çubuğun gölgesi 210 cm olunca ikindi başlamış olur.] [Diğer üç mezhebde öğle ve ikindinin vakti, İmameyn’in bildirdiği gibidir. Yani bu mezheblerde asr-ı sani yoktur.] Bir özürle öğle namazını İmameyn’in bildirdiği vakitte [Asr-ı evvele kadar] kılamayan kimse, namazı kazaya bırakmayıp İmam-ı a’zam hazretlerinin kavline göre, asr-ı evvelde kılmalıdır! Bu takdirde, o gün ikindi namazını da, İmam-ı a’zam hazretlerinin bildirdiği vakitten önce kılmamalıdır! Kısacası, öğleyi asr-ı evvelde kılanın, ikindiyi asr-ı sanide kılması gerekir.
İkindide olduğu gibi yatsıda da iki vakit vardır. Buna (İşa-i evvel) ve (İşa-i sani) denir. [İşa, yatsı demektir.] İşa-i sani, işa-i evvelden, Eylülden Mart ayına kadar 10-12 dakika sonradır. Nisanda 12-14, Mayısta 14-18, Haziranda 18-19, Temmuzda 15-19, Ağustosta ise 12-15 dakika sonradır. Hem İmam-ı a’zam hazretlerinin, hem de İmameyn’in kavline uyabilmek için ikindiyi asr-ı sanide, yatsıyı da işa-i sani’de kılmak iyi olur.
İstanbul için, senenin bütün günlerine göre, ikindi namazının vakti, asr-ı sani üzerinden hesaplanarak bir cetvel halinde aşağıya çıkarılmıştır.

Kıymetli nasihatler...

İmamı azam hazretlerinin bir talebesine yaptığı vasiyetlerden bazıları şöyledir:
Konuşurken yüksek sesle konuşma. Hiç bir işinde acele etme, teenni ile hareket et. Acele şeytandır. [Hadis-i şerifte, (Teenni eden isabet eder, acele eden hata eder.) buyuruldu. Teenni, acele etmemektir.]
Susmayı âdet edin. [Hadis-i şerifte, (Susmak, hikmettir; fakat susan azdır.) buyuruldu.]
Her ayda birkaç gün oruç tut. [Hadis-i şerifte, (Her ay 3 gün oruç tutan, yılın tamamında oruç tutmuş gibi olur.) buyuruldu.]
Nefsini hesaba çek, ilmi muhafaza et. Böylece amelinden iki cihanda faydalan. [Hadis-i şerifte, (Akıllı, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için amel edendir.) buyuruldu.]
Dünya nimetine ve sağlığına güvenme. [Hadis-i şerifte, (İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin, ölümden önce hayatın kıymetini bil.) buyuruldu.]
Bu nimetlerin hepsinden sorguya çekileceksin. [Hadis-i şerifte, (Kıyamette, herkes ömrünü nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp, nereye harcadığından ve ilmi ile amel edip, etmediğinden sorulacaktır.) buyuruldu.]
Kötü kimseyi; kötülüğü ile anma, bir iyiliğini bul, onu söyle. Eğer kötülüğü din hakkında ise, bid’at ise onu insanlara söyle ve ona uymaktan onları koru. [Hadis-i şerifte, (Bid’atler yayılınca, ilmi olan bunu herkese bildirsin, bildirmezse, Kur’an-ı kerimi gizlemiş sayılır.) buyuruldu.]
Sakın ölümü hatırından çıkarma. [Hadis-i şerifte, (Ölümü çok hatırlayanın kalbi ihya olur, ölümü de kolaylaşır.) buyuruldu.
Kur’an-ı kerim okumaya devam et. [Hadis-i şerifte, (Kur’an okunan evin hayrı artar, melekler oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur’an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler çıkar, şeytanlar girer.) buyuruldu.]
Bid’at ehlinden uzak dur. [Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin cenazelerine gitme, onlarla birlikte namaz kılma. Ben onlardan değilim.) buyuruldu.]
Küfür ehli ile zaruretsiz konuşma, mümkünse onları İslama davet et, değilse, onlarla diyaloğa girme. Anneni, babanı, üstadını hayır duadan unutma. Ezan okununca, hazır ol, herkesten önce mescide gel. Peygamberleri, salihleri, mescid ve mezarlar hakkında halkın gördüğü rüyaları tabir et. Kabirleri ziyaret et.
Komşudan gördüğün ayıpları, emanet bil; sakla, kimsenin sırrını kimseye söyleme. Seninle istişare edene doğruyu söyle. Cimrilikten sakın. Tamahkar olan mürüvvetsiz olur. Her işte mürüvveti gözet. İhtiyacın olsa da, kimseden bir şey isteme. Dünya ehline rağbet etme.
Yolda giderken sağına soluna bakma, önüne bak. Bahşiş verilen yerlerde herkesten daha çok ver.
Bir cemaat içinde iken, onlar teklif etmeden imam olma. Haram bulunan eğlence yerlerine girme.
İlim meclisinde sakın kızma. İnanılması zor olan hikâyeleri anlatma. Bu nasihatimizi, canı gönülden kabul et. Bunlarla dünya ve ahiretini süsle. Zira bunlar senin ve herkesin iyiliği içindir. Bu yolda git ve herkese de tavsiye et.

Din konusu dikkat ister

İslâmiyet, nakle dayanan, selim akıl dinidir. Selim akıl, yanılmayan akıldır. Birinin aklına uygun gelmeyen bir şey, selim akıl sahibi için uygun gelebilir. Akla göre din olsa, insan sayısı kadar din olur. İslâmiyette aklın ermediği şey çoktur. Fakat, selim akla uymayan bir şey yoktur. Ahiret bilgileri ve Allaha ibâdet şekilleri, eğer aklın çerçevesi içinde olsaydı ve akıl ile doğru olarak, bilinebilseydi, Peygamberlere lüzum kalmazdı. İnsanlar, dünya ve ahiret saadetini kendileri bulabilirdi ve Allah, hâşâ Peygamberleri boş yere göndermiş olurdu. Bunlar bilinemeyeceği için, Allah, her asırda, Peygamber göndermiş ve son olarak da bütün dünyaya, peygamber olarak Muhammed aleyhisselamı göndermiştir. Din yeni inmedi. Dinimizde eksiklik yoktur. Yeni bir şey ilave etmek veya çıkarmak dini bozmak olur. Sanki asırlardır gelen İslam âlimleri yanlış hüküm vermişler gibi, âyetler ve hadisler yeniden yorumlanmaya başlanmıştır. Bu çok kötü bir durumdur. Milliyet Gazetesinden Doğan Heper bile, bu durumu beğenmemiş, “TV’lerdeki din savaşları” isimli yazısında diyor ki:
“Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder.”
Bugün bu sözün anlamını daha iyi kavrıyoruz.
Birçok kişi gibi TV’leri yakından izlerim. Beğenelim, beğenmeyelim TV’ler güncel haber, bilgi kaynağımızdır. Ukalalık bilenin hakkıdır.
Temel bilgi eğitimdeyse, güncel bilgi medyada, yani TV ve gazetelerdedir. Hele bizim gibi işi gazetecilik, habercilik olanlar için TV izlemek bir lüks değil, görevdir. En basitinden; kameralar 24 saat, gece gündüz dünyanın her yerinde olayların peşindedir. Onlara takılırsanız siz de dünyadan haberdar olursunuz.
TV’lerde bir gecedeki 5-6 adet tartışma, haber programı, 18-20 uzmanın görüşü eder.
O uzmanların güncel olaylar hakkındaki birbirine zıt veya paralel görüşlerini anında öğrenmek ancak TV’lerin bu programlarını izlemekle mümkündür.
Kur’an’da; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyor.
Din ve İslam konusu da TV’lerin tartışma konularının başında geliyor.
Önceki gün bıçaklanan Prof. Zekeriya Beyaz’ı da, daha İlahiyat Fakültesi Dekanı olmadan o programlarda aykırı fikirleriyle tanıdık.
Bilimsellik şüphe temeline oturur, bilimsel olan akıl yürütmeyle ilgilidir. Din; inanç meselesidir, fazla tartışma kaldırmaz.
Ama TV çıktı, din, İslam, itikat ve ibadet öyle tartışılır hale getirildi ki, bu tartışmaları izleyenler neredeyse dinden, imandan çıkar hale getirildi.
Önüne gelen, uzman veya uzman zannedilen, kendine göre bir içtihat yaratır oldu. Birinin söylediğini öteki tekzip eder oldu.
Yalnız, “Kur’an” diyenler. “Kur’an ve hadis” diyenler. Sahih hadis ve uydurma hadis diyenler. Tarikatlara ve din ulemasına göre birbirine zıt çeşitli tefsir ve yorumları ortaya koyanlar. Konuşmacıların kendi farklı görüş ve yorumları, derken sade vatandaş şaşırdı, kör kuyuya atılmış gibi oldu, etrafını göremez oldu. Bazılarının inancı sarsıldı.
Zaman zaman bu tartışmalarda kavgalar da çıktı.
Konca Kuriş öldürüldü. Prof. Beyaz bıçaklandı.
Bu kadar nazik bir konuyu, inanç konusunu, bilenin bilmeyenin her gün tartıştığı bir sorun haline getirirseniz olacağı budur. (Doğan Heper, Milliyet 10 Ocak 2001)

 

nan Prof. Zekeriya Beyaz’ı da, daha İlahiyat Fakültesi Dekanı olmadan o programlarda aykırı fikirleriyle tanıdık.
Bilimsellik şüphe temeline oturur, bilimsel olan akıl yürütmeyle ilgilidir. Din; inanç meselesidir, fazla tartışma kaldırmaz.
Ama TV çıktı, din, İslam, itikat ve ibadet öyle tartışılır hale getirildi ki, bu tartışmaları izleyenler neredeyse dinden, imandan çıkar hale getirildi.
Önüne gelen, uzman veya uzman zannedilen, kendine göre bir içtihat yaratır oldu. Birinin söylediğini öteki tekzip eder oldu.
Yalnız, “Kur’an” diyenler. “Kur’an ve hadis” diyenler. Sahih hadis ve uydurma hadis diyenler. Tarikatlara ve din ulemasına göre birbirine zıt çeşitli tefsir ve yorumları ortaya koyanlar. Konuşmacıların kendi farklı görüş ve yorumları, derken sade vatandaş şaşırdı, kör kuyuya atılmış gibi oldu, etrafını göremez oldu. Bazılarının inancı sarsıldı.
Zaman zaman bu tartışmalarda kavgalar da çıktı.
Konca Kuriş öldürüldü. Prof. Beyaz bıçaklandı.
Bu kadar nazik bir konuyu, inanç konusunu, bilenin bilmeyenin her gün tartıştığı bir sorun haline getirirseniz olacağı budur. (Doğan Heper, Milliyet 10 Ocak 2001)