KEMAL TAHİR

 

 

            YAZARIN HAYATI

1928 yılında Kırgızistan doğdu.Bir memur çocuğudur.Baytarlık ve tarımcılık   eğitimi  görmüştür.Daha sonra Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirmiştir.Yetiştiği ve yaşadığı şartlar icabı sadık bir komünist intibaını verebildiği için gelişme ve yükselme imkanı bulmuştur.1957’de Sovyet Yazarlar birliği üyesi olmuştur.. 1963’te Lenin ödülünü almıştır.

Eserlerinde Kırgız Türk köylü hayatını işler.Halk inanışları meşhur Manas Destanı ilham kaynaklarıdır.bundan dolayı eserleri canlı ve orijinaldir.Eserlerini Rusça ve Kırgız Türkçe ile yazar.Duygulu,yurdunu ve halkını çok seven bir yazardır.Eserleri Türkçe’ye çevrilmiştir.Eserleri Sovyet rejiminin ve komünist ideolojinin zorladığı unsurlar dışında,Türk topluluklarının kültür,inanç,gelenek birliğini gösteren belgelerdir.Bazı eserlerinde mahkum bir milletin aydını olmanın ezikliği,sembolik  unsurlarla, dolaylı olarak ifade edilmiştir.

Bazı eserleri şunlardır:Cemile,Elveda Gülsarı,Beyaz Gemi,Toprak Ana,Dişi Kurdun Rüyası,Gün Olur Asra Bedel

 

 

ROMAN HAKKINDA BİLGİ

 

            Roman yazarın diğer eserlerinde de görebileceğimiz, geriye dönüş ve hatırlama yoluyla kaleme alınmıştır.Romanda komünizm, tabiat, insanların hayatında yer eden değerler yer almaktadır                                                                                                          Yazar her ne kadar kahramanı Komünizm yanlısı gibi gösterse de sonunda bütün rezilliğini, bütün çalışmalarını, bunca hayatını ne uğurda harcadığını düşününce kendi kendine kızması şeklinde asıl olanı ortaya koymaktadır. Komünizmin ne kadar berbat bir durumda olduğunu göstermektedir.

            Bütün halk, halk adına çalışır, sefalet rezillik çeker ama yinede halkın eline bir şey geçmez. Ürünleri dönem sonu devlet toplar gider. Yöneticiler duyarsızdır. Onlar sadece konuşmasını ve yan gelip yatmasını bilirler. Halk arasında dolaşmaya bile çıkmazlar. Halk sefalet  yokluk içerisinde  yaşarken yöneticiler  her şeyin en iyisine sahiptir. Halk kendi kaderine terk edilmiştir. Bundan da Komünizmin can çekiştiğini çöküşün kaçınılmaz olduğunu görüyoruz, bu romanda.

 

 

 

ELVADA GÜLSARI

                                                                  (ÖZET)

 

Roman ünlü cins bir at olan Yorga atının doğumundan ölümüne   kadar sahibi Tanabayla birlikte geçen hızlı maceralı hayatını anlatır.                    

Tanabay, birinci dünya savaşi  kazanilip asil köyüne   döndükten sonra  olaylar gelişir. Rusya’da devrim olmuştur . Tanabay komünizmi savunmaktadir. Halki düşünür her şeyin halk için eşit  oldugu görüşünü savunur.bu ugurda da gençliginde ateşli konuşmalar yapar.

Tanabay  savaştan döndükten sonra eski işi olan demircilige devam etmek ister.Eski dostu olan Kolhozun başkani Çora Tanabay’in yanina gelerek onu yilkiliga (at bakiciligi) razi eder .

Yılkılık zor iştir. Dağlarda tek başına günler , aylar , yıllar geçirmek ve    eline hiçbir şey geçmeyecek.Dönem sonu her şey  devlet adına toplanıp gidecek ama Tanabay tüm bunların düzeleceğini yine savaştan önceki günler gibi her şeyin bol olacağını düşünmektedir.  Yılkılığı ülküsü uğruna kabul eder ve yaylaya göçer.

Tanabay’a Gülsarıyı burada eski yılkıcı olan Turgay gösterir . Tanabay sürüyü Turgaydan devr alır.

Turgay yaşli oldugu için savaşa alinmamiştir . Yokluk fakirlik içinde  hiçbir geliri olmadan yaylada yaşamaya çalişmiş, yöneticilere ve cephede savaşan rütbelilere at yetiştirmiştir.

Gülsarı yeni doğmuştur , Tanabay onu kendi eliyle yetiştirir.                                        

            Tanabay Gülsarı’yı  eğitir. Onu eyer vuracak seviyeye getirir.köyün en güzel ve en hızlı atı olmuştur. Gülsarı’yı daha sonra İbrahim yeni gelen yöneticiye yağ çekmek için Tanabay’ın elinden alır.her ne kadar itiraz etse de her şey devlet için var olduğunu belirterek İbrahim Gülsarı’yı onun elinden alır gider.

            Yorga  (Gülsarı )  çiftleşme  yaşına  girdiği  için  sık  sık  üyirlerinin  yanına  kaçar gelir.  Onu  her  kaçışından  sonra  yakalayarak   götürürler  ve  her  seferinden sonra  ona  ceza  verirler.  Gülsarı’yı  üyirlerinin  yüzünden kaçtığını bildikleri  için  onu  iğdiş  ederler.  Onu  bu  halde  gören  Tanabay  çok  sinirlenir.  Tanabay Gülsarı’yı partide toplantı zamanında görmüştür. Toplantıdan sonra Tanabay’ı  koyun  çobanlığına  verirler  ve çobanlık  hakkında  Tanabay’dan  bazı  sözler  alırlar.   Bunlardan   bazıları   yüz  koyundan  yüz  yirmi  kuzu   elde etmek  her koyundan en  az  üçer kilo  yün  elde edecekti.  Koyun çobanlığı at bakıcılığından  daha zor  iştir  diye  düşündü  Tanabay.

            Koyunların kuzulama mevsimi  gelince  çok zorluk  çekerler.   Kuzuların onarılacağı  dam onarılmamış,  ahırın içinde  dışarıdakinden daha çok su var.  Çatısı açık,koyun  ve kuzulara verecek  yiyecek  hiçbir  şey  yok.  Her taraf  kar olduğu için koyunları  yayılmaya da götüremiyorlar.  Koyunlar iyice  zayıflar.  Kuzuladıktan  sonra  açlıktan  dolayı  sütü  olmadığı için  kendi yavrusuna süt  vermez.  Birçok  hayvan  açlıktan  ve  soğuktan  ölür.  Tanabay ve  yanında  çalışan  iki  kadın da en  az  hayvanlar kadar sefillik içindedir.  Tanabay  hiç  olmazsa kuzuların birazını kurtabilme için yeni  doğmuş  kuzuları  kendi  çadırının içine koyar.  Biraz  olsun soğuktan  korusa da  açlıklarına bir çözüm bulamaz.   Çadırın içi  leş gibi kokmaya başlar.  Tanabay   Çora’yı çağırır.  Ölüm  döşeğinde  de  olsa gelmesini söyler.  Çora  bir  gün  ilçe  sekreteriyle gelir.  Sekreterin  Tanabay’ı  suçlaması üzerine Tanabay sekretere  saldırır  ve  yaralar.  Tanabay  mahkemeye  düşer.  Sosyalizm  parti  üyeliği  kaldırılır.  Komünistlikten  çıkarırlar.mahkemeden  sonra Çora onunla konuşmak  ister,  fakat  Tanabay  onu dinlemez.

            Çora  bu  olaydan  sonra iyice  hastalanır.  Kolhozun  toplanmasını  ister.  Toplantı  yaparken  ölür.  Tanabay’ın  toplantıya gelmesini  çok  ister.  Tanabay  inat  eder  gitmek  istemez.  Karısı onu zorla  gönderi  ve  yolda  gelirken  eski  dostu Çora’nın  öldüğü  haberini  alır. 

Komünizm  parti  üyelik  kartı  üye  öldükten  sonra  geri  alınırdı.  Teslimiyeti ise  üyelerden  biri  yapmak  zorundaydı.  Çora kendi  kartının  Tanabay’ın  vermesini  vasiyet  etmişti . Böylece  Tanabay’ın  suçsuz  olduğunu  göstermek  istiyordu . Kartın parti merkezinde parti başkanı alması lazımken ondan kartı danışma bölümünden alırlar ve başkanla görüştürmeden geri çevirirler .

Tanabay iyice yaşlanir . Ilçe parti başkani degişmiştir . Başa gelen başkan Tanabay mahkemeye düştügünde savunan tek kişi olan Kerimbekov’dur .

Bir Kerimbekov Tanabay’ı ziyarete gelir ve ondan tekrar parti üyeliğine başvurmasını ister fakat Tanabay artık yaşlandığını söyleyerek kabul etmez .

Tanabay bir gün başka köyde olan oglunun ziyaretine gider . Orada oglundan ve gelininden azar işitir . Ögleden sonra eve yetişemeyecegini bildigi halde artik o evde duramayacagini , sikildigini kendi kendine söyleyerek kendi evine dogru yola çikmiştir . Gülsari yaşlaninca onu tekrar Tanabay’a vermişlerdi. Gülsari da iyice yaşlanmiştir . Arabayi zorla çekmektedir . Bir yokuşa geldiginde arabayi çikaramaz . Tanabay ondan arabayi çikarir . Ikisi de yaya olarak giderler . Gülsari bir yerde yigilir kalir ve titremeye başlar . Tanabay onun başinda ateş yakar ve kendi kaputunu onun üzerine örter .   Tüm bu anlatilanlari ateşin ve Gülsari’nin başinda iki saat gibi bir süre zarfinda hatirlamiştir.

 

 

 

ROMANDA KİŞİLER

 

Gülsarı ; Komünizmi temsil etmektedir.Gençliği deli doludur.Hiç yorulmaz , bıkmaz . İhtiyarladığında artık onu kimse tanımaz . Unutulur gider. Ölümü çok feci şekilde olur , tıpkı komünizm gibi . At çok sık el değiştirmektedir. Her sahibinden bir yara hatıra kalmıştır.Sonunda onu kimse sahiplenmek istemez , Komünizmin canlı olduğu zamanlarda herkesin yönetici olmak ve halkın gidişatına kötüye gittiği zaman herkesin kaçması gibi.

         Tanabay ; Romanın asıl kahramanıdır.Ülküsü uğruna bütün işlerin üstesinden gelmeye çalışan bir şahsiyettir . Ülküsü uğruna yıllarca dağlarda at bakıcılığı ve koyun çobanlığı yapar . Ekonomik sıkıntı içerisinde hayatını sürdürmeye çalışır . Arasıra sosyal çatışma içerisindedir . Gençlerin hızlı modernleşmesine , eskiyi birden unutmalarına kızar . Partide üstleriyle devamlı sorunludur .

       Çora ; Kolhozun yöneticisidir.Biraz okumuşlugu vardir.Halk Tarafindan sevilen bir kişidir.Ayrica Tanabay ile eskiden beri iyi dostlardir. Partide üstlerine karşi kolhozdan sorumludur.Ilçe merkezinden verilen planlari uygulamakla görevlidir . Sosyalist partiye üyedir .  Partinin  verdigi emirleri  kolhozda odasinda dagitir.

         Çora  bir gün  sağlam ise iki gün  hasta  yatmaktadır. Köyüne hiç  bir yardımda bulunamadığı,  elinden bir şey gelmediği için daha da üzülmektedir  hastalığı  daha da artmaktadır.

         İbrahim; yalakalığı temsil eden bir tip.  Üstlerine yaranmak için devamlı onlara karşı el pençe duran, makamından mevkiinden başka bir şey düşünmeyen tamamıyla maddeci bir tutum içerisinde yaşayan bir tipleme görüyoruz.

         Caydara;  Kırgız ailesinde anneyi temsil eder. Romanda  vefakar cefakar bir kişi olarak canlandırılmıştır. Kocasını hiçbir zaman yalnız bırakmaz  ,onun sözünden çıkmaz fakat doğru bildiğinden de taviz vermez.Kısaca Kırgız Türklerinin anasını temsil eder.

 

ROMANDA VERİLEN MESAJLAR

 

Yazar Kırgızların göçebe kültürü hakkında bilgiler vermektedir ve bu kültürde hayvancılığın özellikle atın önemini anlatır.At bozkır kültürünün vazgeçilmez bir unsurudur.At kültürüne ait folklar sunar.

      Yazar Kırgızların milli değerlerinden milli sanatlarından bilgiler verir.Gençlerin ise bu değerleri unutmasına kızar.Mesela kıl çadırların, demir işletmeciliğinin sırf eski hayatı temsil ediyor diye elden çıkarılması onların terk edilmesine büyük bir üzüntü duymaktadır.

             “O paslı zincire evirip çevirip baktı ve ustalığına hayran kaldı. Bunu yapan kişi gerçekten büyük bir usta idi. Eski Kırgız ustaların hünerlerini, akıllılıklarının bir belgesiydi. Bugün böylesini kimse yapamazdı.artık zincir kösteklere gerek kalmadığı için bu işçilik unutulup gitmişti. Yalnız bu muydu unutulan. Çok üzüldüm. Gümüşten, bakırdan, demirden ne güzel aletler, ne güzel süslemeler, tahtadan ne güzel oymalar, ne güzel deri işleri yaparlardı. Her biri eşsiz bir sanat eseri olan şeyler vardı. Bütün bunlar yok olup gitmiştir. “ “ şimdi her şeyi alüminyumdan yapıyorlar: tencereyi, tabağı, kaşığı, sürahiyi, leğeni... her şeyi. Nereye gitsen hep aynı şeyleri görüyorsun. Hem ne kadar kaba şeyler! Yazık! Ünlü eyer ustaları yok artık. Ne eyerler yapılırdı eskiden! Her eyerin bir tarihçesi, bir künyesi vardı. Kim yapmış kime yapmış, ne zaman yapmış, yapan kişi karşılık olarak ne almış? Hepsi bilinirdi. Herhalde yakında herkes, Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, otomobille dolaşacakmış! Hepsi birbirinin aynı olan otomobillerle. Yalnız plaka numaraları farklı olacakmış. Ama işte, ata-babalarımızın ustalıkları unutulup gidiyor! El işleri, el sanatları kaybolup gitti. Oysa insan ruhunun aynası, el hüneri, göz nuru değil midir?...

           

Eserde eski Türk dininin izlerine zaman zaman rastlamak mümkün. Geleneğe yerleşmiş ve bir davranış biçimi haline gelmiş tarzların kahramanların dini inanç ve hayatları hakkında bilgi  edinmemizi sağlıyor. Esere akseden dini hayat ve inançlar hem Şamanizm hem de İslamiyet’ten izler taşır.

            Tanabay’ın Gülsarı ile birlikte kazandığı bir yarıştan sonra dua yapması ve toplanmış olan Kırgızların da “Amin” diye karşılık vermeleri İslamiyet’ten izler taşır. Ayrıca Tanabay’ın dostu olan Çora’nın ölümü üzerine cenaze namazının kılınması da İslamiyet’ten izler taşır.

            “Zaferi kazanan Tanabay ellerini kaldırarak şükür duasını yaptı. Bütün kalabalık ellerini kaldırarak ona uydu ve akan sular gibi yüzlerini sıvazlayarak bir ağızdan “amin” dediler.

Yine aynı romanın ilerleyen sayfalarında Tanabay’ın  atların ruhlarını çağırdığı görülür.

            Tanabay, çılgına dönmüş atın kendisini nereye götürdüğünü anlamıyordu bile. Yağmur yüzüne, gözüne, bütün gövdesine vuruyor,ama içi alev alev yanıyordu. Tek bir düşünce vardı kafasında: “yılkı nerede? Aman Tanrım! Vadiye inip demiryoluna doğru gitmesinler! Mutlaka kaza olur! Allah’ım sen koru onları! Ey Arbak ! (ervah, atalar ruhu) siz koruyun yılkıyı .

           

 

                                           GENEL ÇATIŞMALAR

 

            Ekonomik Çatışma:Romanda ekonomik çatışma halkla yöneticiler arasında meydana gelmektedir.Çalışan kısım yani halk her şeyin üreticisi olduğu halde ellerine bir şey geçmemektedir.Dönem sonu devlet adına toplayıcılar gelerek her şeyi alıp gitmektedir.Halk yokluk fakirlik içerisindeyken yöneticiler jer şeyin en güzelini ve en kalitelisini kullanmadırlar.

 

            “Şimdi Tanabay, ihtiyar Turgay’dan kalan eski, her tarafi isle kaplanmiş keçe çadirda oturuyordu.Çok eski bir çadirdi.Keçeleri parça parça olmuştu.Caydar baybişe, durup oturmak, yorulmak bilmeden yama üstüne yama vuruyordu da, o sayede oturabiliyorlardi içinde.”

 

            “Tanabay ailesi, o yama üstüne yama vurulmuş, yirtik, dökük keçe evde oturmaya devem etti.Oysa o keçe çadiri onarmak için biraz yapagi yeterdi ve bu çok gerekliydi...Ve kolhoz ürünlerinden her yil tonlarca yün kirkiyorlardi.”

 

            “Öteki işlerde çalişanlar o yokluga daha ne zamana kadar dayanabilirlerdi? Savaşa kadar durumlar böyle miydi?O zamanlar güz gelince her evin kapisina iki-üç araba bugday getirilirdi.Ya şimdi?Herkes koltugunda boş çuvalla dolaşiyordu.Bugdayi onlar yetiştiriyor, aç ve açikta kalan yine onlar oluyordu   böyle şey olur muydu? Hak miydi bu? Toplanti üstüne toplanti yaparak, vaat üstüne vaat vererek halki ne zamana kadar oyalayabilirsiniz?”

 

            “Bana niye öyle bakıyorsun! Karşında bir faşist mi var! Diye bağırmıştı. Yılkının kışlık korası nerde? Yemi, otu nerede? Tuzu nerede? Ağzımızı açıp yel yutarak geçiriyoruz günlerimizi. Böyle mi yapacaktık bu işleri? Gel de nasıl bir keçe çadırda yaşadığımızı çadırın tam takır içini bir gör! Kuru ekmek bile bulamıyoruz.”

 

           

            Sosyal Çatışma:Yöneticilerle halk arasında bir uyuşmazlık ortaya çıkmıştır. Yöneticiler halkın sorunlarıyla ilgilenmez olmuşlar, bırak onları dinlemeyi onların gözüne bile gözükmüyorlar. Halkın içerisinde dolaşmaz olmuşlar.

Büyüklerle yeni yetişen gençler arasinda kuşak çatişmasi yaşanmaktadir. Aileler zaman zaman, kendi evlatlariyla bile anlaşamamaktadirlar.

Yeni yetişen gençlerin çogu okuma yazma bilirken eskilerden çok az kişi bilmektedir. Bu da arada kuşak çatişmasi meydana getirmektedir.

 

“Ara sıra kolhozun yöneticilerin biri çıka gelir, çevreye ve duruma göz atar, bir yığın soru sorar büyük vaatlerde bulunur, sonra alelacele döner, sıcak evinin baş köşesine kurulurdu. Çoban yine amansız kışla baş başa kalıverirdi.”

 

“Eskiden bir temsilci, bir yetkili geldim mi dosdoğru halkın arasına girer önce onlarla konuşurdu. Bugünküler ise kolhozun bürosundan dışarı çıkmıyor, söyleyeceklerini başkana söylüyor, soracaklarını ondan soruyor, sonra da ona bağırıp çağırıyorlardı. Halkla, köylünün kendisiyle görüşmüyor, konuşmuyor, onları dinlemeye tenezzül etmiyorlardı. Parti toplantılarında ise daha çok uluslar arası durumlardan söz ediliyordu. Onlara göre, kolhozun meseleleri önemsizdi, konuşulmaya değmezdi. Hepsi aynı şeyi söylüyordu:’çalışın, çok çalışın, plan gereğini yapın ve plan hedefine ulaşın...’ Hepsi bu kadardı.”

 

“Bir kadın kaynatası ile öyle mi konuşur? Ne olursam olayım, nasıl olursam olayım kocasının babası değil miyim? Ama çenesi durmuyor. Bak sen şu karını dediklerine. Oğluma gelince, onun da karısından geri kalır yanı yok! Karısı konuşurken o yere bakıyor ve ağzını açıp tek kelime bile etmiyor. Basbayağı korkuyor karısından. Hay haddini bilmez hay! Gözü hep yukarılarda. Baş olmak, başkarma olmak istiyor... ne diye nefes tüketiyorum ki! Bugünkü gençlerin hepsi öyle! İnsanlar çok değişti artık, çok!”

 

Şahislar Arasi Çatişma

           

            Benlik Çatışması: Tanabay ve diğer halk tabakası bütün ömrünü kolhoz adına harcarken yöneticiler ise koltuklarını korumak veya daha yükseğe çıkabilmek için uğraşıyorlar. Bunu da romanda en güzel Tanabay ile İbrahim arasında gözükmektedir.

            Tanabay ömrünü yaylalarda at bakıcılığı, koyun çobanlığı yapmakla geçinirken İbrahim koltuğuna kurulur arasıra deftere değişik yazılar yazardı. Sabahtan akşama kadar yaptığı tek şey bu idi.

 

                                                    MEKAN

 

      Olaylar coğrafi yapı bakımından dağlık bir alan ve sert bir ilkimi olan bölgede geçmektedir.Kışlar oldukça soğuk her zaman kar yağışlı ve donlu, yazlar ise kavurucu sıcak içerisinde geçmektedir.Olaylar iki yerde geçmektedir.Köy ve köye bağlı yaylada.Köyle yayla arasından bir dere geçmektedir.

      Doğanın sertliği ve acımasızlığı olay kahramanlarının karakterlerine işlemiştir.Bir işten kolay kolay vazgeçmezler.Sonuna kadar diretirler.

      Ayrıca kahramanların bağlı oldukları partinin merkezi olan ilçede de olaylar geçmektedir.                                                                               

      Olay örgüsünün işlendiği mekanın ardında ülkedeki komünist rejimin, baskıların, yanlış uygulamaların vb. çarpıklıkların mekan ve zaman örgüsü içinde usta bir şekilde ele alınıp işlendiği görülür.

 

ZAMAN

        

 

Romanda zaman ikinci Dünya savaşindan sonra, roman kahramaninin köyüne dönmesiyle başlar.Kahramanin yaylada büyüttügü atla beraber olaylar gelişir. Roman   atin ölümüyle sona erer.                                                                                                           Bütün bu olaylar iki üç saatlik en fazla bir günlük bir zaman zarfında geriye dönüşlerle, kahramanın maziyi hatırlaması şeklinde verilir.

 

 

                                                ANA FİKİR

 

            Komünizmin  meydana getirdiği kötülükler.Yöneticilerle halkın durumu. Yöneticilerin zenginliğine karşılık halkın sefaleti.                                                                    Bunun yanında insan hayatında alışılagelmiş şeylerin yok olup gitmesiyle (Gülsarının ölümü) meydana gelen iç burukluğu, bunun insanda ortaya koyduğu durum da işlenmiştir.